İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 32. BİRLEŞİM · SALI

Chp grup başkanvekilleri ali topuz,kemal anadol ve haluk koç ile düzce mv.yaşar yakış'ın, türkiye ile ab arasında üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili olarak alınacak karardan önce türkiye'nin izleyeceği tutum konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergeleri (8/ 17,18 )

Abdullah Gül

Kayseri Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 32. Birleşim · 3. yasama yılı · 14 Aralık 2004 · 3.274 kelime · yaklaşık 16 dakikalık okuma

Kaynak göster

Abdullah Gül (AK Parti), 14 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: CHP GRUP BAŞKANVEKİLLERİ ALİ TOPUZ,KEMAL ANADOL VE HALUK KOÇ İLE DÜZCE MV.YAŞAR YAKIŞ'IN, TÜRKİYE İLE AB ARASINDA ÜYELİK MÜZAKERELERİNİN BAŞLAMASI İLE İLGİLİ OLARAK ALINACAK KARARDAN ÖNCE TÜRKİYE'NİN İZLEYECEĞİ TUTUM KONUSUNDA GENEL GÖRÜŞME AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGELERİ (8/ 17,18 )); konuşma 3.274 kelime.

Abdullah Gül (AK Parti, Kayseri). “Chp grup başkanvekilleri ali topuz,kemal anadol ve haluk koç ile düzce mv.yaşar yakış'ın, türkiye ile ab arasında üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili olarak alınacak karardan önce türkiye'nin izleyeceği tutum konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergeleri (8/ 17,18 )”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 14 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/abdullah-gul-22-2004-12-14-chp-grup-baskanvekilleri-ali-topuz-kemal-anadol-ve-haluk-koc-ile-duzce (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)- Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sözlerime başlamadan önce, Hükümetimiz adına hepinize saygılar sunuyorum.

Bugün, Türkiye'nin Avrupa Birliğine ilk başvurusunun üzerinden kırkbeş sene geçmiş, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilgili ilk anlaşmayı imzaladığı 1963 yılından bu yana da kırkbir yıl geçmiştir. Bu süre içerisinde birçok inişler çıkışlar olmuştur ve nihayet, 1999 yılında, Türkiye, Helsinki Zirvesinde Avrupa Birliğine tam üyelik için aday olmuş ve Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri yeni bir yörüngeye oturmuş, yeni bir yatağa girmiş, akıma; yani, yeni bir istikâmete girmiş. Daha sonra, 2002 yılında, bizim de katıldığımız Kopenhag Zirvesinde yeni bir karar alınmış. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında müzakereye başlama kararı alınmış; ama, başlama kararı, tam net tarih olarak ortaya çıkmamış, şartlı olarak çıkmış ve o kararda, 2004 yılının sonunda "Türkiye, Kopenhag Kriterlerini yerine getirirse, vakit geçirmeden Avrupa Birliğiyle müzakerelere başlanır" kararı verilmiş. 2002 yılından sonra her altı ayda bir toplanan Avrupa Birliği zirve toplantılarında, liderler, 2002 yılında aldıkları kararları bir kez daha onaylamışlar ve her zirvede bu karara yer vermişler ve bugünkü noktaya gelinmiştir.

Değerli arkadaşlar, şimdi, 17 Aralık Zirvesinde, Avrupa Birliği, Türkiye'yle ilgili çok tarihî bir karar verecektir; kendisiyle ilgili çok tarihî bir karar verecektir ve genişlemenin altıncısını gerçekleştirecektir, bununla ilgili önemli bir adım atacaktır.

Avrupa Birliği açısından ne kadar önemliyse Türkiye açısından da çok önemli bir olaydır bu. Bunun için, Hükümetimiz, önce, Türkiye içerisinde, kendi içimizde bütün hazırlıklarını yapmış, daha sonra Sayın Cumhurbaşkanımızla istişare etmiş, onun başkanlığında yapılan toplantıda geniş bir istişare yapılmış, Anamuhalefet Partimiz Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ve arkadaşlarıyla bir araya gelinmiş, yine, çok geniş, samimî istişarelerde bulunulmuş; bugün de Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu konu enine boyuna tartışılacak, görüşülecek ve bütün buralardan aldığımız fikirlerle, Hükümetimiz, politikasını oluşturup, Brüksel'e, 17 Aralık için, hazırlıklı, kararlı bir şekilde gidecektir. O bakımdan, bugünkü toplantıyı, Hükümet olarak çok faydalı ve değerli buluyoruz.

Değerli arkadaşlar, hepimizin arzusu, Türkiye'nin, Avrupa Birliğiyle başarılı bir entegrasyonu gerçekleştirmesi, Türkiye'nin, başarılı bir şekilde Avrupa Birliğine katılması; bunun, hem Türkiye için kazançlar getirmesi hem Avrupa Birliği için kazançlar getirmesi hem de dünyanın istikrarına katkıda bulunmasıdır. Bunun için, tam üyelik günü geldiğinde, Türkiye'nin en iyi şartlarda hazır olması gerekir. Türkiye, Avrupa Birliğine tam üye olurken, müzakereler inşallah başlar, ondan sonra geçen süreyi başarılı bir şekilde bitirir ve Avrupa Birliğine tam üye olduğunda, bunun neticeleri hem Avrupa Birliği için hem Türkiye için çok faydalı olur. Bütün gayretlerimiz ve bütün çalışmalarımız bunun içindir.

Müzakerelere başlayabilmek için sadece bir kriter vardır; bu da, Kopenhag siyasî kriterlerini gerçekleştirmektir. Bunlar, genellikle siyasî içerikli kriterler olduğu için, Hükümetimiz, bizden önceki hükümetler büyük bir gayret sarf etmişlerdir; ama, bütün dünya şunu bilmektedir ki, son iki sene içerisinde, iktidarıyla muhalefetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi kararlı bir şekilde çalışmış, halkımızın desteğini arkamızda bulmuşuz, bütün sivil toplum örgütleri, basın, aydınlar, herkes büyük bir destek vermiş ve Türkiye, âdeta sessiz bir devrimi gerçekleştirmiştir. Bununla hepimiz büyük bir onur duyuyoruz; çünkü, bütün bu yaptıklarımızı, hep beraber inanarak yaptık, bunlar Türk Halkının çıkarına olduğu için yaptık ve bunları hiçbir zaman Avrupa Birliğine bir taviz şeklinde düşünmedik. O bakımdan, bu reformlar, muhakkak ki, müzakerelere başlandıktan sonra da devam edecektir. Mükemmelliğin bir sınırı yoktur. Çıkardığımız kanunları uygulamak için üstün bir gayret sarf ediyoruz, çok daha fazla gayret sarf edeceğiz. Sıfır işkence toleransını sonuna kadar devam ettireceğiz. Halkımıza, vatandaşımıza kötü muameleyi asla, hiçbir zaman kendimize yakıştıramadığımız için sıkı bir şekilde takip edeceğiz. Dolayısıyla, Kopenhag Siyasî Kriterleri diye özetlenen kriterleri "Ankara Kriterleri" diye adlandırırken Sayın Başbakan, bu çerçeve içerisinde meseleyi yerine oturtmuştur.

Değerli arkadaşlar, müzakerelere hazırlık dönemini tamamladık; buna inanıyoruz. Onun için, müzakere aşamasına gelmiştir Türkiye. Bu yapılırken de, önce siyasî kriterler yerine getirilmiştir, Anayasa değişiklikleri yapılmıştır, 8 reform paketi geçirilmiştir, demokrasi çok daha güçlü hale getirilmiştir Türkiye'de ve ne gerekirse yapılmıştır.

Kopenhag Siyasî Kriterlerinin hiçbir şekilde içine girmeyen, ama, bazı çevrelerin sürekli istismar ettiği Kıbrıs meselesi de tamamen ayrı bir şekilde ele alınmış, sadece, Ada'da kalıcı bir çözüm bulma gayretimizi göstermek için Türkiye yeni politikalar geliştirmiş, Ada'da referandum yapılmış, neticede, Türk Halkının haklılığı bir kez daha bütün dünyaya ispatlanmış ve çözümün önündeki engelin Kıbrıs Rum yönetimi olduğu da bütün dünyaya gösterilmiştir.

Bütün bunların neticesi olarak, Avrupa Birliği Komisyonu 6 Ekimde bir rapor açıklamıştır. Bu rapor, bildiğiniz gibi, çok tafsilatlı bir rapor olmuştur ve bu raporun neticesinde, Türkiye'nin Kopenhag Siyasî Kriterlerini yerine getirdiği açıkça duyurulmuş ve bu tespitler üzerine, Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başlaması tavsiye edilmiştir. Bu, bize, Avrupa Birliğiyle müzakereye başlama garantisini getiren bir karar değildir; ama, çok önemli bir karardır. Şu açıdan da çok önemlidir. 2002 yılındaki AB zirve kararı ortaya çıktığında, AB'ye üye -daha sonraki katılımla birlikte- 25 ülkeyi iki sınıfa ayırabiliriz. Bunlardan bir kısmı, başından beri, her halükârda, Türkiye'yle müzakerelerin başlanmasını destekleyen ve bunu açıkça deklare eden ülkeler; geri kalan diğer ikinci kısım ise "biz, kararımızı, Komisyonun vereceği rapora göre oluşturacağız; dolayısıyla, raporu bekleyeceğiz; şayet rapor olumlu olursa, biz de olumlu tavır alacağız" diyen ülkelerdir. Şimdi, Komisyonun kararı olumlu olarak ortaya çıktığına göre, o ülkelerin de kararlarının, tabiî, olumlu olması gerekir.

İşte, bu çerçeve içerisinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi, reform sürecine devam etmiş, 6 yeni kanunu çıkarmış, dün gece, son olarak, Ceza İnfaz Yasasını çıkarmış ve üstüne düşen her şeyi yerine getirmiştir; dolayısıyla, Avrupa Birliği tarafından, Türkiye'ye "şu eksik kaldı, Türkiye şu sözünü yerine getiremedi" denebilecek hiçbir husus geride kalmamıştır. Üstelik, Hükümetimiz, bu reform sürecinin bundan sonra da devam edeceğini kararlılıkla kamuoyuna duyurmuştur ve uygulamanın en iyi şekilde devam edeceğini de -demin bir kez daha ifade ettiğim gibi- duyurmuşuzdur.

Değerli arkadaşlar, şimdi, Türkiye'nin beklentisi vardır. Türkiye'nin beklentisi nedir; Türkiye'nin 17 Aralıktan beklentisi gayet açık ve nettir; Avrupa Birliğinin daha önce attığı imzalara sadık kalmasıdır, ahde vefayı göstermesidir, açıkçası, imzalarını şereflendirmeleridir. Bu, Türkiye'nin, tabiî ki, haklı bir beklentisidir, meşru bir beklentisidir; çünkü, 17 Aralıkta alınacak karar, müzakerelere başlama kararı, yeni bir dönem oluşturacaktır ve bu karar, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında, âdeta, bir anayasa niteliği taşıyacaktır. Bundan sonraki bütün olaylarda referans, 17 Aralıkta alınacak karara yapılacaktır; şimdiye kadar alınmış kararlar hep geride kalacaktır. O bakımdan, bu kararın açık, dürüst, şeffaf, objektif, Avrupa Birliğinin hukukuna uygun, ruhuna uygun, felsefesine uygun, meşru olmasına çok önem veriyoruz; bunu beklemek, muhakkak ki, Türkiye'nin hakkıdır ve inanıyoruz ki, böyle olacaktır. Nasıl, Türkiye "bizim bazı sıkıntılarımız var, bizim bazı özel şartlarımız var, lütfen, bu özel şartlarımızı anlayışla karşılayın" demiyorsa, Avrupa Birliğinin de, bu noktadan sonra, bize karşı, açık, dürüst, şeffaf ve meşru taleplerle gelmesi gerekir, meşru olmayan hiçbir talepte bulunmaması gerekir ve bir zamanlar "özel şartlarımız, özel hukukumuz, özel bazı gerekçelerimiz var" dediğimiz hususları biz nasıl terk ettiysek, Avrupa Birliğinin de bunları kesinlikle yapmaması gerekir.

Değerli arkadaşlar, bu kararın temiz, açık, şeffaf, dürüst, meşru olmasının çok daha başka önemi vardır. Bu karar çıktıktan sonra, her iki tarafın da niyeti nedir; neticede kaç sene sonraysa, Türkiye'nin performansına uygun olarak başarılı bir birleşmenin olmasıdır. Bu müzakere sürecinin başarılı olabilmesi, birçok zorlukların aşılabilmesi için, heyecanın, motivasyonun olabilmesi için, kararın temiz çıkması gerekir. Ayrıca, stratejik açıdan, dış politikadan iç politikaya kadar stratejik vizyonun muhafaza edilebilmesi ve bunun Avrupa Birliği paralelinde olabilmesi için, iç politikada istikrarın sonuna kadar devam edebilmesi için, Türkiye'nin ekonomik açıdan çok cazip bir hale gelebilmesi için, bu kararın temiz çıkması gerekir. Ancak o zaman müzakere süreci başarılı olur ve kaç sene sonraysa, Türkiye, müzakere sürecini bitirdiğinde, çok farklı bir ülke, çok daha güçlü, kuvvetli bir ülke haline gelir. Tam üyeliğe girerken, güçlü bir Türkiye görmek Avrupa Birliğinin de hedefi olmalıdır. O açıdan bu karara çok önem veriyoruz.

Şimdi, o zaman, beklentilerimiz nelerdir; bunları, çok daha müşahhas bir şekilde, somut bir şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Buradaki birinci beklentimiz, bu müzakerelerin tam üyelikle ilgili olmasıdır. Zaten, başından beri tam üyeliktir söz konusu olan, bunun dışında hiçbir alternatif düşünülmemiştir. Dolayısıyla, müzakerelerin bu istikamette, bu mecrada devam etmesi gerekir. Tam üyelik hedefini, perspektifini gölgeleyecek veya onu çığırından çıkaracak herhangi bir düzenlemeyi Türkiye'nin kabul etmesi asla mümkün değildir. Bu, bizim için ne kadar önemliyse Avrupa Birliği için de çok önemlidir. Kafalarda, müzakereye başlayınca, herhangi bir karışıklığın, yanlış imajın kesinlikle ortaya çıkmaması lazım, her şeyin tam üyelikle ilgili olduğunu herkesin bilmesi lazım.

Şüphesiz ki, tabiatı gereği, tam üyeliğe başlayınca, bu, otomatik olarak gerçekleşecek bir husus değildir; müzakere süreci içerisinde başarılı olabilirsiniz, başarısız olabilirsiniz veyahut da müzakere sürecini başarılı bir şekilde tamamlarsınız, Norveç'in yaptığı gibi, o gün "hayır, ben katılmak istemiyorum" diyebilirsiniz; halkınız o gün farklı düşünebilir. Bütün bunlar, zaten, işin tabiatında vardır; bunların hepsinin farkındayız. Başarısız olursak da, biz, ille de tam üye olacağız diye bir iddia içerisinde olamayız; bunların hepsi bilinmektedir; ama, herhangi bir şekilde tam üyeliğe alternatif gösterilebilecek -bazı Avrupa Birliği siyasetçilerinin, hatta devlet adamlarının, parti başkanlarının, siyasî grupların ileri sürdüğü özel statüler, özel üyelikler, kuvvetlendirilmiş özel statü şeklinde- çeşitli şekiller de sunulabilir; bunların hiçbiri bizim için kabul edilemez. Bunlar, Türkiye'de hiçbir hükümetin, bizim veya başka bir hükümetin, hiçbir zaman kabul etmeyeceği hususlardır; bunun altını, burada, bir kez daha çiziyorum.

Ayrıca, müzakereler başarısız olursa veyahut da başka bir sebeple müzakereler sona ererse, o zaman, Türkiye'nin yerinin ne olacağı hususu -Avrupa Birliğinin yörüngesi mi olacak, başka bir yer mi olacak- bugün verilecek bir karar değildir. O, o zamanki siyasetçilerin, o zamanki Türkiye'yi yönetenlerin, o zamanki Türk Halkının temsilcilerinin karar vereceği bir husustur. Dolayısıyla, bu konuların, çok açık seçik, net bir şekilde bilinmesi gerekir.

Şüphesiz ki, bütün amacımız, bu sürecin başarılı olmasıdır. Büyük bir arzu Türkiye'de de Avrupa Birliğinde de vardır. Bunun için bu kadar yol beraber gelinmiştir. Burada, muhakkak ki, iyimserliğimizi muhafaza ediyoruz; ama, her şeyin açık, net bilinmesi, şüphesiz ki, alınacak kararlara çok katkı sağlayacaktır.

Türkiye'nin çok önem verdiği başka bir konu da şudur: 17 Aralıkta, açık, net bir tarihin, müzakereye başlama tarihinin zikredilmesidir; bunun da 2005 yılının içerisinde olmasıdır ve bu kararın, ikinci bir toplantıya, ikinci bir karara, ikinci bir zirve buluşmasına gerek kalmayacak şekilde verilmesidir. Bu konuda da Türkiye kesinlikle çok kararlıdır; gerek iktidar gerek muhalefet gerek Türk Halkının beklentisi bu yöndedir.

Değerli arkadaşlar, başka önemli bir konu da şudur: Bahsettiğim bu konular, henüz, ortaya çıkan taslaklarda yoktur. Bunlar, son güne bırakılmıştır ve liderler arasında karar verilecek hususlardır. Bunun dışında birçok konu ortaya çıkan taslaklarda mevcuttur ki, şimdiye kadar üç taslak yayımlanmıştır Dönem Başkanlığı tarafından.

Önem verdiğimiz başka bir konu şudur: "Daimî koruma" diye ifade edilen bazı tedbirlerin alınmasıdır. Yani, Türkiye müzakereye başladığında bunlar düşünülebilir diyorlar. Bunlar, her ne kadar, bugünün konusu değil, tam üyelik gerçekleşirken, Türkiye'nin kabulüyle ancak kabul edilebilecek ve geçerli olacak hususlar olsa bile, bugünden bu konuları zikretmenin, yanlış zikretmenin kesinlikle karşısındayız. Bu nedir; bir ülke Avrupa Birliğine üye olunca, çeşitli olumsuzluklar söz konusu olabilir. Bu olumsuzluklara karşı üye ülkelerin ve üyelerin tedbir alma imkânları vardır. Bu, Avrupa Birliği hukuku içerisinde meşrudur.

Geçiş süreleri vardır. Bazı istisnalar vardır bu geçiş süreleriyle ilgili; ama, bütün bunların hepsi belirli sürelerle ilgilidir. Bu geçiş süreleri uzun olabilir, kısa olabilir; bunlar, hep müzakerelerle, işin boyutuyla, ebadıyla ilgili konulardır. Büyük bir ülke için farklı olabilir, küçük bir ülke için farklı olabilir; ama, bunların hiçbiri, asla "ilelebet, daima, sürekli olarak, ne olursa olsun Birliğin sonuna kadar daimî bir koruma olacak" diye kabul edilemez. Bunlar meşru talepler de değildir.

Bu konularda yoğun bir tartışma devam etmektedir zaten ve Avrupa Birliği içerisinde de bunların meşru olmadığını iddia eden birçok ülke vardır ve bunlar, bunları konuşmaktadırlar, bunlarla ilgili birçok hukuk çalışmaları yapılmaktadır; bunlarla ilgili olarak, daha önce, bildiğiniz gibi, daimî korumalara Komisyon raporunda yer verilmiş ve "bu, sürekli, daimî, ilelebet bir koruma değildir, daimî imkân dahilinde olan bir korumadır" şeklinde ifade edilmişse de bunların açıklığa kavuşması gerekir ve bunların kabulü mümkün değildir.

Bunların değiştirilmesiyle ilgili diğer önemli bir konu, müzakere sürecinin sürdürülebilir olmasıdır; çünkü, burada, hoşumuza giden veyahut da gitmeyen birçok husus vardır. Bu konuların hepsini, müzakere sürecinin sürdürülebilir olmasıyla ilgili sınıflandırıyorum ve demin saydığım veyahut da saymadığım, çok detay olarak tespit ettiğimiz bütün bu konularla ilgili itirazlarımızı, başta Dönem Başkanlığıyla -çünkü, nihaî paragraf, Dönem Başkanı Hollanda tarafından yazılacaktır- paylaşıyoruz. Onlara, bütün itirazlarımızı yazılı bir şekilde ilettik, sözlü bir şekilde paylaştık. Avrupa Birliğinin birçok dışişleri bakanıyla, başbakanıyla bu süre içerisinde bir araya geldik, onlara bütün bu kaygılarımızı, onlara bütün bu itirazlarımızı ilettik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun Sayın Bakanım.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla)Değerli arkadaşlar, bunlar son dakikaya kadar devam edecektir. Bu, Avrupa Birliğinin yapısı; müzakereler hep bu şekilde olmuş. Tahminimiz odur ki, son dakikaya kadar -ayın 16'sında zirve toplanacaktır, 17'sinde karar vereceklerdir- bu görüşmeler devam edecektir. Yalnız, şunu biliyoruz: Avrupa Birliği, şimdiye kadar beş kez genişlemiş. Her genişlemenin Avrupa Birliğine getirdiği çeşitli tecrübeler var, bazı olumsuzluklar var. Bu olumsuzlukları dikkate alarak, yeni stiller, yeni öneriler getiriyorlar.

Bunları anlayışla karşılamak mümkündür iyi niyetli olarak baktığınızda; ama, bütün bu hususların -genişleme süreci içerisinde elde edilen tecrübelerden dolayı yeni genişlemede ortaya çıkarılan bütün hususların- kabul edilebilmesi için, meşru olması gerekir, dürüst olması gerekir; Avrupa Birliğinin felsefesine, hukukuna, müktesebatına uygun olması gerekir. Bunun dışında herhangi bir talep söz konusu olursa, bu taleplerin kabulü kesinlikle mümkün değildir.

Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirmeden önce, Kıbrıs da söz konusu olduğu için, bu konuya da değinmek istiyorum.

Kıbrıs söz konusu olduğu için, Hükümetimiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ı, Başbakan Sayın Mehmet Ali Talat'ı ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Serdar Denktaş'ı davet etti; oturduk, kendileriyle de istişare ettik ve daha sonra da, bütün kamuoyuna, bir deklarasyonla, neler düşündüğümüzü yansıttık.

Kıbrıs sorunu, ne yazık ki çözülmemiştir; çözülmesini çok arzu ederdik. Akdeniz'de huzurun, istikrarın oluşması hepimizin lehinedir; ama, eğer ortada bir çözümsüzlük varsa, bu çözümsüzlüğün mesulü Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türkleri değildir. Her iki taraf da üstüne düşeni yapmıştır. Ne yazık ki, Avrupa Birliği, hata ederek, sorun çözülmeden, Rum kesimini içerisine almıştır. Halbuki, Avrupa Birliğinin bir prensibi vardır; bütün sınır problemleri önce çözülsün, daha sonra yeni üyeler Birliğin içine girsin; problemler, sıkıntılar Birliğin içerisine taşınmasın diye bir prensibi vardır. Bu prensibini, ne yazık ki, tutamamıştır ve Ada'da sorun çözülmeden, Rum tarafı, Avrupa Birliğine tam üye olmuştur. Tam üye olduktan sonra, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine verdiği sözleri de yerine getirememiştir. Dolayısıyla, problem devam etmektedir.

Biz, Kıbrıs probleminin çözümünü ve Kıbrıs'ın tanınmasını, kalıcı bir çözümün bir parçası olarak görüyoruz. Kalıcı bir çözüm ortaya çıkmadan, herhangi bir tanıma, kesinlikle, asla, söz konusu olamaz.

Bu çözümün yeri de Birleşmiş Milletlerdir, Avrupa Birliği değildir. Avrupa Birliği, bunu çözebilecek güç, mekân ve platform değildir. Bunu Avrupa Birliği de bilmektedir; dolayısıyla, yer, Birleşmiş Milletlerdir.

Birleşmiş Milletlerde kalıcı bir çözümün sağlanabilmesi için, Türkiye, geçenlerde yayımladığımız deklarasyon çerçevesinde aktif olmaya devam edecektir; yani, bir çözüm olsun diye, biz, iyi niyetimizi koruyacağız; ama, bu olmadan, Kıbrıs'ı herhangi bir şekilde, açık veya dolaylı bir tanıma söz konusu olamaz. Bunu şunun için söylüyorum; diplomaside açık tanıma vardır, dolaylı tanıma vardır; dolaylı bir tanıma da, Türkiye için, asla, söz konusu olamaz. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Bunu herkese söyleyeyim.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bu çerçevede, kamuoyunda tartışılan başka bir konu daha var; bununla ilgili de Türkiye Büyük Millet Meclisini bilgilendirmem gerekir. Uyum protokolüyle ilgili konular nedir; biliyorsunuz, Avrupa Birliğinin son genişleme dalgası çerçevesinde, 10 yeni ülke, 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliğine tam üye olmuştur. Bu üyeliğin hukukî temeli 16 Nisan 2003 tarihli Katılım Anlaşmasıdır. Katılım Anlaşmasının 6 ncı maddesi, Avrupa Topluluğunun evvelce üçüncü ülkelerle imzalamış olduğu anlaşmaları yeni üyelerin de otomatik olarak kabul edeceği çerçevesindedir ve "AB'nin, diğer, üçüncü ülkelerle yapmış olduğu anlaşmalar yeni üyeleri de bağlar" deniliyor. Böylece, aralarında Güney Kıbrıs Rum yönetiminin de bulunduğu 10 yeni ülke, Avrupa Birliği ile ülkemiz arasında mevcut Ankara Anlaşması ve mevcut Gümrük Birliği Anlaşması hükümlerine uymayı otomatik olarak üstlenmiş bulunuyor.

Aynı katılım anlaşmasının 6 ncı maddesi, yeni üyelerin Avrupa Birliğinin evvelce yapmış olduğu anlaşmalara katılımlarının, Avrupa Birliği adına Konseyin diğer ülkelerle imzalayacağı protokollerle gerçekleşeceğini de belirtmektedir. Yine aynı maddeye göre, bu protokollerin müzakeresini Komisyon yapacaktır. İşte bu çerçevede, 10 yeni ülkenin 1 Mayıs 2004'te katılımını takiben, AB Konseyi, geçen haziran ayında yapılan zirve sonunda yayımlanan bildirisinde Türkiye'ye de böyle bir protokolü müzakere ederek sonuçlandırma çağrısında bulunmuştur. Buna göre, Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerinin temelini oluşturan Ankara Anlaşmasının ve bunun ekini oluşturan Gümrük Birliği Anlaşmasının, genişlemeyi dikkate alarak 25 üyeye şamil edilmesi söz konusudur.

Bu defa, 17 Aralık zirvesinin karar taslağına, Türkiye'nin, Konseyin hazirandaki çağrısına olumlu cevap vererek uyum protokolünü imzalamaya karar verdiği varsayılarak, bundan duyulan memnuniyete dair bir cümle ilave edilmek istenmektedir.

Türkiye, esasen, 10 yeni ülkenin aramızdaki Gümrük Birliği Anlaşmasını uygulamayı taahhüt etmiş olmasını da dikkate alarak, 2 Ekimde çıkardığı bir Bakanlar Kurulu kararıyla gümrük birliğinin coğrafî alanını -yeni üye ülkelerle- genişletmiştir. Bu çerçeve içerisinde 25 ülkeyle... Ki, bunların biri de Güney Kıbrıs Rum yönetimidir. Kendi hâkim oldukları topraklar ve kendi nüfusları çerçevesinde gümrük birliği çalışmaktadır zaten. Ancak, Avrupa Birliği Komisyonu, bu tek taraflı işlemin aktî bir ilişki için hukuken yeterli olmadığını belirterek, bir uyum protokolünün gerekli olduğunu, tarafımıza bir mektupla bildirmiştir. Bir protokol taslağını da, ekim ayında tarafımıza göndermiş bulunmaktadır. Söz konusu mektup ve protokol taslağı halen incelenmektedir, hukukçularımız inceliyorlar.

Bu hususta, bazı hususları burada vurgulamak isterim; çünkü, görevim, Meclisi bilgilendirmektir.

Söz konusu uyum protokolü taslağı, kamuoyumuzun bazı kesimlerinde de, sadece Güney Kıbrıs Rum yönetimini ilgilendiren ve onlarla imzalanacak bir belgeymiş gibi -yani, bizim kararımızı biraz sonra söyleyeceğim; ama, algılamayı ifade etmek istiyorum- sanki, Rum kesimi ile Türkiye arasında imzalanacak bir belgeymiş gibi biliniyor; bu böyle değildir. Bu taslak, 25 üye ülkeyi kapsamaktadır. Taslağın içeriği ise, Güney Kıbrıs Rum yönetimini, AB üyesi ülkeler arasında zikretmekten ibarettir; çünkü, tam üye olmuştur.

Taslağa göre, protokol, üye ülkelerle değil, Komisyonla müzakere edilebilir; eğer edilirse, ancak Komisyonla müzakere edilebilir. Eğer, protokolün müzakereleri başarılı olursa... Çünkü, bir anlaşmayı imzalamak için önce müzakere etmek gerekir; müzakere edilir, müzakere neticeye varmaz veya müzakere neticeye varabilir. O zaman da, bunun, Avrupa Birliği Konseyiyle imzalanması söz konusudur. Müzakerelerin sonuçlanmasına, Avrupa Birliği taraflarının da, tabiî, oybirliğiyle karar vermesi gerekiyor müzakereye evet demek için.

Ayrıca, şunu da ifade etmek isterim: Viyana Anlaşması Hukukî Sözleşmesine göre, bu tür protokollere, daima, isteyen taraf çekince koyabilir. Nasıl, birçok sözleşmeler var, protokoller var, bunları imzalıyoruz; ama, şu şu çekincelerle, denildiği gibi -biz veya başka ülkeler- bu şekilde yapılabilir. Ayrıca, tabiî, böyle bir şey olsa bile, böyle bir şeyin Meclisin onayından geçmesi gerekir.

Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Avrupa Birliğine tam üye olduğunu, 1 Mayısta Hükümetimiz adına yapılan açıklamada, Kıbrıs'ta iki ayrı halk ve onların hükümetlerinin olduğunu, iki ayrı yönetimin olduğunu teyit edip, Kıbrıs Rum kesimini tanımadığımızı ve Kıbrıs Rum kesiminin, bütün Ada'yı temsil eden bir yönetim olmadığını, bütün bu sözleşmelerden gelen haklarımızı kullanarak hep açıklamışızdır. Bununla ilgili açıklamalar yapılmıştır. Dolayısıyla, hiçbir şekilde, Türkiye'nin, Rum kesimini tanıması söz konusu değildir. Ayrıca, Hükümetimiz, gümrük birliğinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimine de teşmil edilmesi vesilesiyle yaptığı açıklamada, bunun bir idarî, teknik tasarruf olduğunu ve tanıma anlamına asla gelmeyeceğini ve tanımadığımızı da sarahatle ortaya koymuştur.

Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliği Komisyonunun önerdiği taslakla ilgili mevcut tutumumuz ise şu noktadadır: Komisyonun mektubunun ve taslağının hukukî ve teknik boyutları hâlâ incelenmektedir. Bu taslağı müzakere etmeye henüz karar vermiş değiliz. Dolayısıyla, henüz müzakere edilmemiş bir anlaşmayı imzalama kararımız da söz konusu değildir; bunu açıklıkla burada belirtmek isterim. Bütün bu işlemlerin, Avrupa Birliğine üyelik sürecimizle de herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tanınması gibi hukukî, siyasî bir işlemle de hiçbir ilgisi yoktur ve asla da olmayacaktır; bunu bir kez daha bütün dünyaya duyuruyorum.

Bildiğiniz gibi, Hükümetimiz ile -geçen 4 Aralık günü- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakanı, Sayın Dışişleri Bakanıyla yapılan istişarelerden sonra yapılan açıklamada, Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde nihaî ve kapsamlı bir çözüme kavuşturulmasını savunduğumuzu ve bu yönde aktif çaba göstereceğimizi, tanıma meselesini de ancak böyle bir çözümün parçası ve sonucu olarak gördüğümüzü de ilan etmiş bulunuyoruz. Bütün bu hukukî ve siyasî gerçeklere rağmen, Kıbrıs Rum Liderliği, içsiyasî çıkarları bakımından uyum protokolü konusunu bir tanıma konusu gibi sunma yoluna varan, hiçbir tutarlılığı olmayan, hiçbir hukukî ve siyasî temele bağlanmayan bir söylem içerisinde de olabilirler; ki, bugün böyle bir söylem içerisindeler; ama, bir kez daha, bu konuda açık seçik bir şekilde tavrımızı açıklıyorum. Bu tanımada, dolaylı bir tanıma söz konusu olduğu gibi, dolaysız bir tanıma da söz konusu olabilir. Bunların her ikisi de kesinlikle mümkün olmayacaktır Adada kalıcı bir çözüm bulunana kadar. Bir an önce Adada kalıcı bir çözümün bulunması için de elimizden gelenleri yapacağız.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

14 konuşma daha · 14 Aralık 2004

14 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook