İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 37. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2005 mali yılı bütçesi kan tas. ( 4 üncü tur görüşmelerinde ) hazine müsteşarlığı,devlet planlama teşkilatı,devlet istatistik enstitüsü başkanlığı

Ali Babacan

Ankara Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 37. Birleşim · 3. yasama yılı · 22 Aralık 2004 · 3.672 kelime · yaklaşık 18 dakikalık okuma

Kaynak göster

Ali Babacan (AK Parti), 22 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇESİ KAN TAS. ( 4 ÜNCÜ TUR GÖRÜŞMELERİNDE ) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI,DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI,DEVLET İSTATİSTİK ENSTİTÜSÜ BAŞKANLIĞI); konuşma 3.672 kelime.

Ali Babacan (AK Parti, Ankara). “2005 mali yılı bütçesi kan tas. ( 4 üncü tur görüşmelerinde ) hazine müsteşarlığı,devlet planlama teşkilatı,devlet istatistik enstitüsü başkanlığı”. TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim tutanağı, 22 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ali-babacan-22-2004-12-22-2005-mali-yili-butcesi-kan-tas-4-uncu-tur-gorusmelerinde-hazine-m (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DEVLET BAKANI ALİ BABACAN (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Plan ve Bütçe Komisyonumuz, yoğun ve gerçekten özverili bir çalışma takvimini tamamlayarak, 2005 yılı bütçemizi Meclis Genel Kuruluna göndermiştir. 2005 yılı bütçesinin ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Bundan yaklaşık olarak iki yıl önce 18 Kasım 2002'de iktidara gelen Hükümetimiz, çok büyük bir heyecanla, büyük bir dinamizmle ekonomik sorunlara karşı büyük bir mücadele başlattı. Hedefimiz, hem 2000 ve 2001 yıllarında yaşanmış krizlerin yükünü halkımızın omuzlarından kaldırmak hem de Türkiye'nin kronik sorunlarına kalıcı çözümler bulabilmekti. Şunu samimiyetle söylüyorum ki, böyle çok boyutlu, çok geniş, hatta çok cepheli bir mücadeleyi tek başımıza yürütmek mutlaka eksik ve yetersiz kalacaktı. Bu nedenle, ülkemizdeki bütün tarafları ortak bir hedef, ortak bir amaç etrafında toplamak, tam bir mutabakat zemini oluşturmak, sürece herkesin gücü ve birikimi oranında destek vermesini sağlamak zorundaydık. İki yıllık süreçte bunu sağladığımızı, toplumumuzda önemli bir sinerji oluştuğunu sanıyorum. Nitekim, iki yıl öncesinin karamsarlığı, umutsuzluğu, stresi, bugün, yerini, iyimserliğe, umuda ve sevince bırakmıştır. Toplumun bütün kesimleri, bütün kurumları, bütün bireyleri, Türkiye'nin sorunlarının çözümsüz olmadığına, inanıldığında, çalışıldığında, samimiyetle gayret edildiğinde, tüm sorunların çözülebilir hale geldiğine inanmıştır. Ülkemize sağladığımız bu mutabakat atmosferini, bundan sonra da en iyi şekilde değerlendirmenin gayreti içinde olacağımızdan şüphe duyulmamasını istiyorum. Mevcut sorunlarımız da, mutlaka, kısa zaman içerisinde çözüme kavuşacak, bu Meclis, bu millet, çok daha sevindirici gelişmelere, inşallah, şahit olacaktır.

İki yıllık süreçte, bir yandan makroekonomik dengeleri onarmaya çalışırken, eşzamanlı olarak, doğrudan sosyal politikalarımızı da uygulamaya koyduk. Önümüzdeki dönemde, sosyal politikalarımız, iyi giden bir ekonomik gelişmenin sonucu olarak, çok daha yoğun ve geniş bir şekilde hissedilecek, daha da rahatlatıcı uygulamalar hayata geçirilecektir. Başta işsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği olmak üzere, ülkemizin kaderi zannedilen sorunlar da, daha da artan bir tempoda çözüme kavuşturulmuş olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ekonomisinin son iki yılda almış olduğu mesafe, göstergelerde elde ettiğimiz başarılar sadece Türkiye'de değil bütün dünyada ses getirmiştir. Bugün, hangi uluslararası kuruluşun Türkiye'yle ilgili raporuna bakacak olursanız olun, hangi uluslararası kuruluşun Türkiye ekonomisiyle ilgili bir analizini okuyacak olursanız olun bu gerçekler çok açık ve seçik bir şekilde görülmektedir. Enflasyonda sağladığımız düşüş, faizlerde sağladığımız düşüş, yüksek ve istikrarlı büyüme ortamı; bütün bunlar kimsenin gözünden kaçmıyor. Ancak, biraz önceki konuşmalarda, biraz da üzülerek gördüm ki, sanki Türkiye'de enflasyon düşmemiş de artmış gibi, reel faizlerde hiçbir düşme olmamış gibi; elde ettiğimiz büyümeyi küçümseyen, sebeplerini bir iki şeye bağlayan türden bazı görüşleri, istihdamla ilgili olarak "istihdam artmamıştır" gibi, "tarıma olan destekler azalmıştır" gibi tabirleri üzülerek dinledim; çünkü, hem devletimizin resmî raporlarında yer alan hem de uluslararası kuruluşların bağımsız bir şekilde inceleyip analizini yaptığı ve raporlarına yansıttığı bu olumlu gelişmelerin tam aksine gelişmeler olmuş gibi görüşlerin ifade edilmesine gerçekten üzüldüm. Hele hele, planlama formasyonunu almış bazı milletvekili arkadaşlarımızın, bütün bu göstergelere, bütün bu gelişmelere baka baka tam tersine yorumlar yapması ve görüşler ifade etmesi, Türkiye adına, beni şahsen üzdü; çünkü, ben isterdim ki, bir Anamuhalefet Partisi, sağlam temellere oturan, düzgün analizlere dayanan yorumlarla Türkiye ekonomisini değerlendirsin ve bu kadar açık seçik iyileşmeler karşısında sanki her şey kötüye gidiyormuş gibi söylemlere girmesin diye çok arzu ederdim; ama, inşallah, belki zamanla bu da olacaktır diye ümit ediyorum.

Şimdi, burada, özellikle enflasyon konusunu biraz açmada fayda görüyorum; bazı spesifik ürünleri seçip de, o ürünlerin son iki yılda nereden nereye gittiğine bakmak, Türkiye'deki enflasyon gelişmelerini değerlendirmek anlamına gelmiyor. Enflasyon incelenirken, tüketici fiyatlarında ve toptan fiyatlarında ele alınan ürünler var; bu ürünler, oldukça geniş bir sahayı kapsıyor. Bizim, kasım sonu itibariyle oniki aylık bazda elde etmiş olduğumuz enflasyon rakamı -kasım sonundan kasım sonuna- yüzde 9,8'dir. Bu oniki aylık döneme özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum; bu oniki aylık dönem, bütün dünyada enerji fiyatlarının çok hızlı bir şekilde arttığı, temel hammaddelerin, metal fiyatlarının, dolar, euro bazında çok hızlı bir şekilde arttığı bir dönemdir ve bu maliyet artışları Türkiye'ye de yansımıştır; Türkiye, bu artışlardan uzak durmamıştır. Yüzde 9,8 dediğimiz enflasyon rakamının içerisinde, enerji, hammadde, metal gibi çok yüksek oranda fiyatı artan ürünlerin artış oranı da vardır.

Kaldı ki, halkımızın temel ihtiyaçlarına bakacak olursak, 1 Ocak 2004'ten 30 Kasım 2004'e kadarki onbir aylık dönemde, gıda kalemlerinin ortalama artış oranı yüzde 4,6'dır; 9,8 ortalamadır; yani, bütün enerji, metal, hammaddelerin rakamlarının da katıldığı bir ortalama rakamdır.

Giyim, halkımızın gıdadan sonraki ikinci temel ihtiyaç maddesi. Onbir aylık dönemdeki giyim ve ayakkabının toplam fiyat artış oranı sadece yüzde 1,8'dir.

Şimdi, burada, birkaç ürünü seçip, o ürünlerin enflasyonundan bahsetmeyi yanlış görüyorum. Biz de, çan eğrisinin öbür ucundaki bazı ürünleri seçip, beyazeşya yüzde 20 düşmüştür, buzdolabı yüzde 35 düşmüştür diye, burada, uzun uzun onları anlatabiliriz; ama, bunu yapmıyoruz. Gerçekçi, doğru ve bilimsel yaklaşım, ortalama enflasyondan bahsetmektir. Halkımızın temel ihtiyaçları nedir, halkımızın günlük hayatında en çok para harcadığı konular nedir ve halkımız bunlara geçen sene ne kadar para vermekteydi, bu sene ne kadar para vermektedir. Enflasyonu böyle incelememiz gerekiyor. Eğer onbir ayda, giyim sadece yüzde 1,8 oranında arttıysa, gıda 4,6 oranında arttıysa, enflasyonda hiçbir iyileşme yokmuş, her şey kötüye gidiyormuş gibi anlatmayı, ben, açıkçası yadırgıyorum.

Bir başka konu faizler. Reel faizler düşmemiştir diye -kayıtlarda da var- açıkça bir söylem. Yani, bunu anlamak, izah etmek gerçekten zor. Tarih, Ekim 2002, kasım seçimlerinden önceki son hazine ihalesinde, reel faiz yüzde 34'tür, nominal faiz yüzde 66. Dönüp, bakabilirsiniz rakamlara.

Bizim, ekim ayı sonu itibariyle, içborç stokumuza baktığımız zaman, piyasaya olan borçlanmanın ortalama reel faizi yüzde 11,28; kamuya olan iç borçlanmanın reel faizi yüzde 6,7; ortalama ise yüzde 9,57'dir. Ekim sonu, toplam içborç stokunun üzerindeki reel faizdir bunlar. Bütün resmî yayınlarda da bunlar vardır. Eğer yüzde 34'ten, yüzde 9'a, 10'a düşüşü düşmemiştir diye söyleyebiliyorsanız, ben yine, buna da, açıkçası, Türkiye adına üzülüyorum.

Bir başka konu; "bütçe hedeflerini tutturuyoruz diye övünüyorsunuz" söylemi. Tabiî ki övüneceğiz. Eğer, yıllarca, Türkiye bütçesi büyük açıklar verdiyse, her sene, arka arkaya, yılbaşında bütçelenen açıktan çok daha fazla bir açıkla bütçeler tamamlandıysa ve ilk defa bizim dönemimizde, bütçe açığı -2003'te de, 2004'te de- yılbaşında öngördüğümüzden daha düşük bir rakam olarak gerçekleştiyse, müsaade edin de, bununla, birazcık övünelim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Ekonomik programımızın temel ayaklarından birisi bütçe disiplini. Bütçe disiplini olmadan, bu başarıları elde etmeniz mümkün değil. Bütçe disiplinini yürütmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar sıkıntılı bir süreç olduğunu da, iki senedir, hep beraber yaşadık. Sürekli, harcamayla ilgili ihtiyaçlar var, talepler var. Hep beraber yaşadık; hep, bütçemiz var, bütçenin dışına çıkamıyoruz dedik. Daha önceki hükümetler gibi, her talebe "tabiî ki verelim, olur; tabiî, bunu da harcayalım" diyebilirdik. Peki, nereden bulacaktık bu parayı; ya gidip piyasadan borçlanacaktık, borç stokumuzu artıracaktık ya da Merkez Bankamıza dönecektik "para bitiyor, para bas" diyecektik. Bu yapılmış yıllarca. Bütçe tutmayınca, bütçe açık verince, bunu kapatmanın başka yolu yok; ya borçlanacaksınız ya da parasal genişlemeye gideceksiniz. Bunun arkasından da, hem borçlardaki hızlı artış hem de enflasyondaki büyüme...

Bütçe politikaları çok önemli. Bunun yanında, uygulamış olduğumuz para politikaları da son derece önemli. Enflasyon hedefiyle uyumlu para politikaları; gerçekçi, beklenen enflasyonu gözeten, enflasyondaki gelişmeleri gözeten bir para politikası. Doğru bütçe politikaları ile doğru para politikalarını bir arada uyguladığınızda ve yapısal reformları da beraberinde, tek tek hayata geçirdiğinizde demek ki bu iş oluyormuş. İki yıldır da, bunu, çok şükür, ispat etmiş olduk.

Bir başka konu, büyümenin kaynağı. Dokuz aylık dönemi ele alacak olursak -ocaktan eylül sonuna kadarki dokuz aylık dönem; en son, Devlet İstatistik Enstitümüzün büyümeyle ilgili açıklamaları o dönemle ilgilidir- gayri safî yurtiçi hâsıladaki büyüme oranımız yüzde 8,8, dokuz aylık dönemde. Bunun -stok değişimlerinden, stok artışlarından bahsedildi- sadece yüzde 0,9'u stok değişimlerinden gelen büyümedir. Büyümedeki en büyük faktör nedir; gayri safî yurtiçi hâsılamızın büyümesindeki en önemli faktör, özel sabit sermaye yatırımlarıdır, yüzde 7,9. Yani, yüzde 8,8'in kompozisyonuna baktığımızda, nereden geliyor bu büyüme diye baktığımızda, en büyük etken, tek başına, özel sektörün yatırımlarıdır. Rakamları da açıkladı Devlet İstatistik Enstitümüz; belki pek konuşulmadı, dikkat çekmedi; ama, ben burada özellikle vermek istiyorum: İlk dokuz ayda, özel sektörümüzün yatırımı 45 katrilyon lira olmuştur Türkiye'ye. Bunun 30 katrilyonu makine ve teçhizattır, 15 katrilyonu da bina ve inşaat yatırımlarıdır.

Cari açık deniyor; cari açık çok büyüdü, ne olacak?.. İlk on aylık cari açığımıza baktığımızda, rakam, 11 milyar dolara yakın bir rakam; fakat, bu cari açık neden oluşmuş, ne var bunun içinde; en önemli artışlardan bir tanesi, makine ve teçhizat ithalatıdır, 14 milyar dolar. Yani, Türkiye, bu ilk on ayda hiç yatırım yapmasaydı, makine, teçhizat ithal etmeseydi, cari açık değil, cari fazlamız olacaktı. Şimdi, biz, makine, teçhizat ithalatından doğan cari açıktan korkmayız; çünkü, hangi makineyi düşünürseniz düşünün, makineyi ithal edin, o makine, en az kendi bedeli kadar ihracatı her sene zaten yapar. Bugün ithal edilen makine yarının ihracatıdır. Biz bundan korkmayız. Üstelik, aynı makineler -özellikle iş hayatında olanlar bilir- üç sene, beş sene gibi, makine imalatçılarının -Japonya olsun, Almanya olsun- verdiği kredilerle giriyor Türkiye'ye. Sadece dar bir perspektifle, ödemeler dengesinin cari kısmına baktığınızda "eyvah, cari açık büyüdü..." Bir de altına inin, finansman kalemine bakın.

Bu finansman nereden sağlanıyor, bunu inceleyelim. Bankacılık dışı özel kesimin sağladığı finansman, ilk on ayda çok ciddî bir rakama ulaşmıştır; bu da sıhhatlidir. Kamu kesiminde ise hiçbir problem yoktur. Bizim, cari dengeyle ve daha geniş kapsamıyla özel ödemeler dengesiyle ilgili riskli gördüğümüz tek unsur, tüketim kalemlerinde artan ithalattır. Dikkat ederseniz, şimdiye kadar almış olduğumuz bütün tedbirler de, ithalatı artan tüketim ürünleriyle ilgili tedbirlerdir. Onun haricinde, bu olumlu gidişi frenleyecek, durduracak, yavaşlatacak hiçbir şey yapmayız; ancak, risk sahası gördüğümüz yerlerde de, tabiî ki, doğal olarak, gerekli tedbirleri almak zorundayız.

Tabiî, hep 2001 yılıyla karşılaştırılıyor. "2001 yılında da cari açık çok büyüktü, arkasından kriz geldi..." En son, Merkez Bankamızın yapmış olduğu bir araştırma... Dedik ki arkadaşlarımıza; bir araştırın, son yıllarda dünyadaki krizler, ülkelerde yaşanan krizler neden meydana gelmiş. En son 50 krizi incelediler. 50 tane kriz; ödemeler dengesi sebebiyle meydana gelmiş krizler. Bu krizlerden 49 tanesi sabit kur rejiminin ya da kur çipasının uygulandığı ülkelerde meydana gelmiş; 50'de 49.

Şimdi, serbest kur rejiminin uygulandığı bir ülkede ödemeler dengesine ve cari dengeye bakarken kur çipası ya da sabit kur rejiminin uygulandığı dönemlerle mukayese bile etmemek gerekiyor. Bu dönemi, kendi içerisinde ayrıca incelemek gerekiyor ki, biz, bunları çok dinledik.

Bakın, geçen sene -açın, şöyle bir gazete arşivlerine bakın- mayıstan, hazirandan itibaren "cari açık, cari açık..." Onları, yine konuştuk; geçen sene aynı dönemlerde, bakın, yine "cari açık" konuştuk. Tarih veriyorlardı "eylülde kriz geliyor, ekimde kriz geliyor" diye; 2003 geldi, geçti, bir şey yok. 2004'ün aynı aylarında yine konuşmalar başladı: "Cari açık geliyor, cari açık büyüyor, ne olacak?!." "Eylül" dediler, geçti. "Ekim" dediler, geçti. Çok şükür, şimdi artık kimse konuşmamaya başlıyor.

Burada, bir de, cari dengenin mevsimselliğini de dikkate almak gerekiyor. Her sene, Türkiye'de, bahar aylarından yaz aylarına doğru cari açık artar. Turizm gelirleriyle beraber kapanır, başa baş gider, yıl sonunda bir iki ayda tekrar cari açık olur. Cari açıkla ilgili endişe ifadelerine de şöyle bir bakalım; o da mevsimsellik taşıyor. Açığın arttığı aylarda, eyvah büyüyor diye konuşuluyor, kapandığı aylarda da konuşulmuyor. Şimdi, bu mevsimselliği de dikkate almamız lazım.

Dediğim gibi, bizim, cari dengeyle ilgili, tüketim ürünleri haricinde, hiçbir endişemiz yok. Tüketim ürünleriyle ilgili tedbirleri de zaten aldık. Tedbirler de, gayet güzel sonuçları verdi açıkçası. Bu tedbirler nasıl oldu; bunlarla ilgili çok muntazaman, gerektiği zaman ayda bir, gerektiği zaman haftada bire kadar sıklaşan sürekli toplantılar yaptık, devamlı, yakından izledik. Merkez Bankamız, BDDK'mız, Hazinemiz ve Devlet Planlama Teşkilatımız; dört kurum, sürekli bunu izledi. Toplantılar yaptık, kararlar aldık. Sonra baktınız ki, bir gün BDDK bir karar almış, Resmî Gazetede yayımlanmış, işte, kredi kartlarının banka bilançolarındaki uygulamasıyla ilgili. O bir cari açık tedbiridir, konuşulmuştur daha önce. Bir gün baktınız, Maliye Bakanlığımız bir açıklama yapmış bazı ÖTV ayarlamalarıyla ilgili. Bir gün baktınız, tüketici kredilerindeki KKDF'ler değişmiş. Bir gün hurda araçlardaki... Bunların hepsi çok koordineli ve planlı bir şekilde yürütülen çalışmaların ve alınan tedbir kararlarının sonucunda atılmış adımlardır. Hiç kimsenin endişesi olmasın ki, gün gün, saat saat, dakika dakika her türlü gelişmeyi gözlüyoruz ve sadece resmî rakamlara da bakmıyoruz. Türkiye'nin resmî rakamları her şeyi söylemiyor. Mutlaka sokağa ineceksiniz, iş yapanlarla mutlaka konuşacaksınız; gerçek hayatta işler nasıl yürüyor, bunu bileceksiniz ve yakından da takip edeceksiniz. Ciddî bir kayıtdışı ekonominin olduğu bir ülkede, sadece resmî verilere dayanıp kapalı odalarda karar alırsanız, Allah korusun, yine zorluklarla karşılaşır memleket; ama, biz, Türkiye'nin gerçeklerini de iyi biliyoruz. Resmî verilerden tabiî ki yararlanıyoruz; ama, mutlaka, Türkiye'nin gerçeklerine de bakıyoruz, gerçeklerini de takip ediyoruz. Kararlarımız da hep o yönde. Aldığımız bir karar gerçekten uygulanabilir mi değil mi; yoksa, bir karar aldığımızda gülüp geçecekler mi, hadi canım bu uygulanmaz mı denilecek; biz bunu iyi biliyoruz ve aldığımız kararları da çok şükür uyguluyoruz, güzel sonuçlarını da alıyoruz.

Toplam yatırımlardan yine bahsedecek olursak, 2000-2001'de kamu artı özel sektör toplam yatırımların gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 15'e kadar düşmüştü. Bugün ise, yine kamu, özeli topladığımızda gayri safî millî hâsılanın yüzde 20'si gibi bir rakam bu. Düşünün ki, kamunun bir yıl boyunca bu seneki yatırımı 7,5 katrilyon, gelecek sene, 2005'te bütçemizde 10,1 katrilyon; ancak, özel sektör sadece dokuz ayda 45 katrilyon yatırım yapmış. Demek ki, kamu kendisine çekidüzen verdikten sonra, siyasî istikrarı, ekonomik istikrarı devlet sağladıktan sonra, bizim özel sektörümüz ekonomik kalkınmamız için yetiyor. Biz, zaten özel sektör odaklı büyümeye inanıyoruz. Özel sektörün yapabileceği her alandan devletin zaten çekilmesini istiyoruz. Kamu harcamaları, kamu yatırımları azalıyor diye üzülmemek lazım. Eğer özel sektör, bir enerji tesisini devletten çok daha ucuza mal edebiliyorsa, çok daha rantabl bir şekilde elektrik üretip tüketiciye satabiliyorsa, bırakalım bunu özel sektör yapsın. Her şeyi devlet yapsın diye uğraşmanın, aman devlet yatırımları diye uğraşmanın... Ancak, özel sektörün yapamayacağı, giremeyeceği ya da kârlı bulamayacağı alanlar olabilir; belki, özel sektör, doğuda bir hastane, bir okul yapayım demez; para kazanamayacağına inanırsa belki bu yatırımı yapmaz. Oralarda mutlaka devletin görevi olacaktır ya da otoyol, yani, ücretli yol olmayan türden bir duble yolu özel sektör yapmaz. Özel sektör yolu yapınca nereden kazanacak; bunları, tabiî ki, devlet yapacak; ama, bunu iyi ayırt etmemiz gerekiyor artık. Hangi noktalarda devlet yatırımın içinde olmalı, hangi noktalarda çekilmeli; bunu da rasyonel bir şekilde yürütmek zorundayız.

"Katılım Öncesi Ekonomik Program milletvekillerinden saklanıyor." Böyle bir tabir kayıtlarda var.

Değerli arkadaşlar, biz, bahar aylarından itibaren yeni bir orta vadeli ekonomik program üzerinde çalışmaya başladık ve bu programı sadece kendi içimizde değil, çok geniş kesimlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, sosyal kesimlerle uzun istişareler sonucunda oluşturduk; fakat, bunu vitrine oynayarak yapmadık. Her gün, bizi, bir kuruluşu ziyaret ederken görmediniz televizyonlarda, gazetelerde. Biz, samimî, içten görüşler aldık. Türkiye için neyin doğru olduğuna inandığını, herkesin içtenlikle, samimî bir şekilde ne düşündüğünü öğrenmeye çalıştık. Aksi halde, sadece vitrinlerdeki, manşetlerdeki görüşlere bakarak hareket edersek olmaz. Burada samimiyet son derece önemli. Bu çalışmaların hepsini yaptık.

Çalışmalarımızı belli bir noktaya getirdikten sonra da, bu çalışmalarımızı "Katılım Öncesi Ekonomik Program" adı altında açıkladık, Avrupa Birliği yetkililerine teslim ettik ve kamuoyuna açıkladık, internete koyduk, kitaplar bastık, dağıttık. Önümüzdeki üç yıl için çok açık, net bir perspektif ortaya koyduk. Kimse, o üç yıllık Katılım Öncesi Ekonomik Programımızdan farklı bir uygulama, farklı bir hedef beklemesin; olmayacaktır.

Bir de ne yaptık; Katılım Öncesi Ekonomik Programımızın arkasına uluslararası destek sağladık; yani, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuyla yapmış olduğumuz görüşmeler neticesinde, programımız, aynı zamanda bu uluslararası kuruluşlar tarafından da teyit edildi "bunlar, Türkiye için doğru olan uygulamalardır, doğru olan yaklaşımlardır" denildi.

Bakın, buradaki tarih sıralaması çok önemli. Bizim açıklamamız 1 Aralıktadır. Uluslararası Para Fonuyla mutabakat sağladığımız tarih 14 Aralıktır; yani, açıklama yaptığımız tarihte daha bir mutabakat yok. Biz kendi programımızı, kendi geliştirdiğimiz, üzerinde çalıştığımız programımızı, millî, yerel programımızı açıklamışız, daha sonra uluslararası kuruluşlardan teyit almışız, destek almışız ve bu desteği açıklamışız.

IMF'den bahsedildi. Şimdi, mutabık kalmış olduğumuz bu stand-by düzenlemesi üzerinde kısaca durmak istiyorum. Türkiye tarihinde ilk defa, böyle bir düzenleme, bir kriz sonrasında değil de, elde ettiğimiz kazanımların üzerine yenilerinin eklenmesi amacıyla yapılıyor. Bu çok önemli bir fark. Sonra, bu düzenlemeyle borçlarımızın artacağı, daha çok borç stokuna gireceğimiz bir döneme değil, tam tersine, IMF'ye olan borçlarımızın azalacağı bir döneme giriyoruz. 1999 yılında Türkiye'nin IMF'ye borcu 600 000 000 dolar, 2002 yılının sonunda 23 500 000 000 dolar. 1999, 2000, 2001 ve 2002'de sürekli krediler çekilmiş. Bu kredilerin bir kısmı da ekrezerv kolaylığı adı altında, oldukça yüksek faizlerle çekilmiş. Pek bahsedilmedi, konuşulmadı bunlar o günlerde. Biz, bu yılsonu itibariyle borcumuzu 20 milyar dolara indiriyoruz. Önümüzdeki üç yıllık dönemde toplam 10 milyar dolarlık yeni kredi kullanımına giderken, önümüzdeki üç yıllık dönemde de bu 20 milyar doların hemen hemen tamamını ödemiş olacağız; yani, üç yılın sonu geldiğinde, bizim, 2007 yılı sonunda 9 300 000 000 dolarlık bir borcumuz kalacak.

Biz bu programı, aynı zamanda, IMF kaynaklarına, IMF kredilerine bağımlılıktan bir çıkış programı olarak da görüyoruz. Tabiî, 2007 yılı gelmeden, o günün şartlarına göre hesabımızı kitabımızı yapmadan kesin bir şey söylemek zor; ama, bugün için gönlümüzden geçen, arzu ettiğimiz, 2007'den sonra, artık, yeni IMF kaynaklarına başvurmamak. Şu anda gönlümüzden geçen bu; ama, dediğim gibi, 2007 yılı geldiğinde, o günün şartlarına göre tekrar bir hesap kitap yapıp, o günün şartlarına göre durumu incelememiz gerekecektir.

Bir başka konu, Türkiye'deki yabancı yatırımların ya da yabancı portföylerin artışı. Bundan niye endişe ediyoruz; yani, Türkiye'de yerli yabancı insanlar banka hesaplarını daha çok tutuyorsa, yerli yabancı uluslararası yatırımcılar Türkiye'de daha çok hisse senedi, bono alıyorsa bundan niye korkuyoruz, çekiniyoruz? Hep isteğimiz bu değil mi; Türkiye'de yabancı sermaye artsın istemiyor muyuz?

HÜSEYİN GÜLER (Mersin)Ama, rant olarak Sayın Bakan?

DEVLET BAKANI ALİ BABACAN (Devamla)Türkiye'nin mutlaka ve mutlaka kaynağa ihtiyacı var; bunu, kabul etmek zorundayız. Türkiye'nin yeni iş sahalarına ihtiyacı var. Bugün o banka hesaplarına yattı dediğiniz portföyler, yatırımlar... Bankalar, turşusunu kurmuyor ki o paranın; dönüyor sanayicimize kredi kullandırıyor, esnafımıza kredi kullandırıyor, çiftçimize kredi kullandırıyor. Bu, kaynaktır Türkiye için. Bundan korkmamamız lazım.

"Tarıma ayrılan kaynaklar azalmıştır." Şimdi, rakamlar ortadadır. Ben, yine, gerçekten, bunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Tarıma destek için 2004 yılında yaklaşık 3,2 katrilyonluk bütçe koymuşuz. 2005 yılında da bunu, 3 katrilyon 460 trilyona çıkarmışız. Şimdi, 3 katrilyon 460 trilyon mu büyük, 3,2 katrilyon mu büyük! Şimdi, eğer azaldı diyorsanız bu rakamlara; gerçekten, ben bunu da yine anlamakta güçlük çekiyorum.

Bölgesel kalkınma ajanslarıyla ilgili yorumlar yapıldı. Bu ajanslar -inşallah kurulduğu zaman göreceğiz- gerçekten, Türkiye'nin kalkınmasına çok yeni bir perspektif getirecek, yerinden yönetim anlayışımızın bir uzantısı olacak ve bu, aynı zamanda, Avrupa Birliğinde uygulanan bir sistemdir. Avrupa Birliğinde de ülkeleri tek tek ele aldığımızda her ülke eşit miktarda kalkınmamıştır. Bugün, İtalya'nın kuzeyi, güneyine göre çok daha kalkınmış durumdadır. İngiltere'nin güneyi, kuzeyine göre çok kalkınmış durumdadır. Şimdi, Avrupa'nın da bu bölgesel kalkınmışlık farklarını gidermek için uygulamaları var. Tam o standartlara uygun, NUTS 2 uygulaması çerçevesinde, Türkiye'yi, kalkınma bölgeleri çerçevesinde kalkınma ajansları kurarak, çok daha yeni bir vizyona kavuşturmuş oluyoruz. Yerinden inceleme olacak, o bölgede yaşayacak o insanlar. O bölgenin ihtiyacı nedir, eksiği nedir, o bölgeye ne yapılmalı... Açıkça söylüyorum, bunların tamamını Ankara'dan yapmaya kalkmak doğru bir yaklaşım değil. Ankara'da oturup da, bir Edirne'nin, bir Ağrı'nın yapısı nedir, ihtiyacı nedir, oranın havasını koklamayınca, oranın suyunu içmeyince, bunları anlamak ve doğru stratejiler geliştirmek gerçekten zor ve biz, kalkınma ajanslarıyla bunu gerçekleştireceğiz.

Ekonomik ve Sosyal Konsey konusu, 2001 yılında gündeme gelmiş bir konu. İki yıl hiç toplanmadı, neden iki yıl hiç toplanmadı diye kimse sormuyor. Bunu, ilk defa biz 2003'te topladık ve 4 defa topladık. Bunun düzenlemesi yapıldıktan sonra iki yıl boyunca niye hiç toplanmamış bu Ekonomik ve Sosyal Konsey diye soran yok. Biz 4 defa toplamışız ve şimdi, Avrupa Birliğinin önerileri var bunun yapısıyla ilgili, onu hayata geçiriyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI ALİ BABACAN (Devamla)Bizim dönemimizde, Ekonomik ve Sosyal Konsey, daha önceki dönemlerle mukayese edilmeyecek derecede önplanda tutulmuş ve işlerlik kazandırılmıştır. Hiç toplanmayan bir kurulu, biz toplanır hale getirmişizdir.

Bir sayın milletvekilimizin Güneydoğu Anadolu Projesiyle ilgili görüşleri oldu. Ben hemen birkaç konuya değineceğim. Bakın, Fırat ve Dicle üzerindeki barajlarımızın en sonuncusu olan Ilısu, önümüzdeki yılın yatırım programına girmiştir. Ilısu'ya da başlayıp bitirdikten sonra, artık, Fırat ve Dicle üzerinde yeni bir baraj yapacak yer yok; zaten, barajın biri biterken biri başlıyor, taa ki hududa kadar. Türkiye'deki tüm sulama yatırımlarının yaklaşık yüzde 30'u -tam rakamlar şu anda yok, daha sonra verebilirim- Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki sulama projelerine ayrılıyor. Bizim, bölgemizle ilgili hassasiyetimiz malumdur ve yatırımlarda da her zaman -bundan sonraki dönemde de- önplanda tutacağız.

Değerli arkadaşlar, bu önümüzdeki dönem de, yine, Meclisimizin çok yoğun olduğu dönemler olacak. Neden derseniz; önümüzde ciddî yapısal reformlarımız söz konusu. Bunlardan bir kısmı, hemen önümüzdeki dönemde gündeme gelecek. Vergi idaresinin yeniden yapılandırılması konusu, genel sağlık sigortası, sosyal güvenlikle ilgili diğer adımlarımız, bankacılık sektörüyle ilgili yeni yasa tasarımız; bunlar, önümüzdeki dönemde atacağımız çok önemli adımlar olacak.

Türkiye'deki kayıtdışı ekonomiyi önlemek için, Türkiye'de vergi sistemindeki adaleti temin etmek için, iyi bir idarî yapılanma şart. Yarı özerk bir yapıya sahip, Maliye Bakanlığı bünyesinden alınmış, dışarıda sadece ve sadece vergi toplamaya, vergi tahsilatına konsantre olmuş ve içyapısını da buna göre oluşturmuş bir vergi idaresi; bunu, inşallah, en kısa zamanda Meclisin görüşüne ve incelemesine sunmuş olacağız.

Yine, sosyal güvenlik, genel sağlık sigortası... Biz, bebeğin ana rahmine düştüğü günden defnedilinceye kadarki tüm süreci kapsayan ve her Türk vatandaşını kapsayan, nüfusumuzun tamamını kucaklayan bir sağlık sigortası anlayışı getirmek istiyoruz. Bu anlayış, prim ödeme gücü olsun olmasın, zengin olsun fakir olsun, herkesi kucaklayan ve adil hizmet sunan bir anlayış; Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur, yeşilkart demeden, hangi kesimden olursa olsun, herkese eşit şartlar sunan bir sağlık sigortası anlayışı.

Yine, emeklilik sistemine bakıyorsunuz, Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur, hepsi ayrı ayrı; hiçbir sınıfın ya da hiçbir grubun, hiçbir kesimin -artık ne dersek- bir başkasına üstünlüğünün olmadığı, herkesin çalıştığı sürece ne kadar prim ödediyse o kadar emeklilik hakkına sahip olacağı bir sistem. Bunların hepsini, inşallah, komisyonlarımızda ve en sonunda Genel Kurulda konuşuyor olacağız.

Bankacılık konusunda, bankacılık sistemimizi artık Avrupa Birliği standartlarına ulaştıracak, denetim ve gözetimi Avrupa Birliği uygulamalarına getirecek bir düzenleme.

Tabiî, bunların hemen arkasından, Avrupa Birliğinin müzakere süreciyle beraber, çok farklı konularda yapısal düzenlemeler; yani, önümüzdeki dönemde, inşallah, hep beraber Meclisimizin çok yoğun çalışmaları olacak. Türkiye'nin bu köklü reform sürecine gerçekten tarihî imzayı atacak bir meclis bu Meclis.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; açıkçası, Komisyonumuzun bütçe çalışmalarından ve aynı zamanda, Genel Kurulda şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalardan şahsım adına büyük istifade ettiğimi ifade etmek istiyorum. Gerek İktidar Partisi milletvekillerimizin gerekse muhalefetteki arkadaşlarımızın görüş, öneri, destek, katkı ve eleştirileri, manzarayı daha da net bir şekilde, bütün boyutlarıyla görmemizi sağlıyor. Burada ortaya konulan tüm görüşler, önümüzdeki dönemde de ekonomi politikalarımızın şekillenmesinde bize büyük katkı sağlayacaktır.

Sözlerime burada son verirken, bu katkı ve desteklerinden dolayı Plan ve Bütçe Komisyonumuzun Saygıdeğer Başkanına, değerli milletvekillerimize bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Meclis Genel Kurulunda bu görüşmelere fiilen katılan, katkıda bulunan tüm milletvekili arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum ve bu vesileyle de, Meclis çalışanlarımıza, basın mensuplarımıza da teşekkür ediyorum. 2005 yılı bütçemizin ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olması diliyor, saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

40 konuşma daha · 22 Aralık 2004

40 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook