2007 yılı merkezi yönetim bütçesi kanun tasarısı (sağlık, hudut ve sahiller , içişleri, emniyet genel, jandarma genel, sahil güvenlik, türkiye ve orta doğu amme idaresi)
Genel Kurul, 37. Birleşim · 5. yasama yılı · 19 Aralık 2006 · 3.981 kelime · yaklaşık 20 dakikalık okuma
Kaynak göster
Alim Tunç (AK Parti), 19 Aralık 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KANUN TASARISI (SAĞLIK, HUDUT VE SAHİLLER , İÇİŞLERİ, EMNİYET GENEL, JANDARMA GENEL, SAHİL GÜVENLİK, TÜRKİYE VE ORTA DOĞU AMME İDARESİ)); konuşma 3.981 kelime.
Alim Tunç (AK Parti, Uşak). “2007 yılı merkezi yönetim bütçesi kanun tasarısı (sağlık, hudut ve sahiller , içişleri, emniyet genel, jandarma genel, sahil güvenlik, türkiye ve orta doğu amme idaresi)”. TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim tutanağı, 19 Aralık 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/alim-tunc-22-2006-12-19-2007-yili-merkezi-yonetim-butcesi-kanun-tasarisi-saglik-hudut-ve-sah (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ALİM TUNÇ (Uşak)İftira!
MUZAFFER R. KURTULMUŞOĞLU (Devamla) – Sayın Bakan, bize şöyle öğrettiler: Bir doktor, hastanın rengine, cinsine, şekline bakmaz, herkese bakmak mecburiyetindedir. Bizde, tıpta, Hipokrat yemininde böyle derler Sayın Bakanım, bunu siz de okudunuz, bu yemini siz de ettiniz.
Sayın Bakan, devrinizde…
AHMET YENİ (Samsun) – Anavatan da aynı kulvara…
MUZAFFER R. KURTULMUŞOĞLU (Devamla) – Ben sağlıkta parti anlamam. Ben sağlıkta halkımı anlarım. Ben halkıma borçluyum. Ben halkın sağlığıyla ilgileniyorum. Bu Anavatan Partisi diye, bu AKP diye, bu falan parti diye düşünmem. Ben otuz beş senelik hekimim. Hastam benim için mühim. 73 milyon insanın hayatı söz konusu. Öyle olduğuna göre, bugün o hastanın başına gelenin yarın senin başına gelmeyeceğini nereden garanti ediyorsun? (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Elini sıkmayan doktor olursa, başını açmadın diye veya erkeksin diye sana bakmazsa ne diyeceksin? Onu biliyor musun? Onu biliyor musun?
AHMET YENİ (Samsun) – Gazete haberiyle konuşma! Gazete haberiyle konuşuyorsun!
ALİM TUNÇ (Uşak)Gerçekliğini araştırdın mı?
AHMET YENİ (Samsun) – Gazete haberine göre konuşuyorsun!
MUZAFFER R. KURTULMUŞOĞLU (Devamla) – Onun için de, sevgili arkadaşlarım, siz giderken ben oralardan geliyordum. Başhekimdim. Ben çok iyi biliyorum ki, hastanenin bahçesine gelene kadar başın beni ilgilendirmiyor, ama hastanemin içine giremezsin. Hastanede, hiçbir kimseye erkektir kadındır diye, rengi başkadır diye bakamazsın diyen hiçbir hekimle çalışmadım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MEHMET ÇERÇİ (Manisa) – Yok öyle bir şey! Yalan haber üzerine siyaset yapıyorsun!
BAŞKAN – Sayın Kurtulmuşoğlu, teşekkür ediyorum.
ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – “Yok öyle bir şey” mi diyor Vakit gazetesi?
AHMET YENİ (Samsun) – Başhekim yalanladı onu.
MEHMET ÇERÇİ (Manisa) – Yalan haber o.
ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Bu arkadaşlar yorumunu hep Vakit gazetesine göre yapıyorlar.
BAŞKAN – Anavatan Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Malatya Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Süleyman Sarıbaş. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Buyurun Sayın Sarıbaş.
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA SÜLEYMAN SARIBAŞ (Malatya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; İçişleri Bakanlığımızın ve bağlı kurumlarımızın bütçesi üzerinde Anavatan Partisi Grubu adına söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Yine, sözlerime başlarken, memleket topraklarını korumak için, memlekette huzur ve güveni korumak için, milletimizin can ve mal güvenliğini korumak için bu uğurda şehit olmuş güvenlik görevlilerimize Allah’tan rahmet diliyorum, gazilerimize huzurlu bir uzun ömür diliyorum ve çok sevgili bürokratlara da saygılar sunuyorum.
Değerli arkadaşlar, Sayın Bakanı seviyorum diye başlayacağım, ama her seviyorum demenin arkasında başka şey olur. Fakat, ben, hakikaten Abdülkadir Aksu Bey’i bakan olarak sevmiyorum, ama şahıs olarak seviyorum. Ama İçişleri Bakanı olarak asla sevmiyorum. Şahıs olarak seviyorum, çünkü Özal’ın bu ülkeye hediyesidir, Özal’ın rahlesinden geçmiştir; saygı duyuyorum, o bakımdan seviyorum.
AHMET YENİ (Samsun) – Ölçü belli oldu.
SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, güvenlik, iç işleri güzel olmayan bir ülke, içişleri -daha doğrusu- karışık olan bir ülkenin dış işleri de olmaz, ekonomisi de olmaz, başka bir şeyi de olmaz. Önce iç huzurunuzu, iç barışınızı sağlayacaksınız, önce vatandaşınızın can ve mal emniyetini sağlayacaksınız, önce ülkenin idari yapısında millete güven verecek bir devlet organizmasını sağlam ayaklar üstüne kuracaksınız. Zaten, devletin kuruluş amacı güvenlikle başlamamış mıdır? Yani, insanlar devleti kurarken, bir yapı, bir organizma ortaya getirirken asıl amaçları güvenliklerini korumak. Yani, birbirlerinin mal ve can emniyetine olan tecavüzleri, bir aygıt kuralım, bir güçlü otorite oluşturalım ve bu otorite can ve mal emniyetimizi sağlasın, dışarıya karşı güvenliğimizi sağlasın… Daha sonra da eğitim gelmiş, sağlık gelmiş, ama, hepsinin başında olan şey, milletimizin can ve mal emniyetidir, güvenliğidir, milletimizin huzur ve sükûnudur.
Dolayısıyla, çok ciddi bir bakanlığın bütçesini tartışıyoruz, ama rakamlara girmeyeceğim. Yani, devletin imkânları alınan vergiler oranında şu kadar artırılmış, şu kadar eksiltilmiş, çok önemli değil. Mutlaka, devlet, kendi topladığı vergilerle, güvenliğine ayırabileceği payı ayırmıştır, ancak, Sayın Bakanıma… Hiç önünüze gelen suç tablolarına bakıyor musunuz diye söze başlamak istiyorum Sayın Bakanım.
Bakın, kendi Emniyet Müdürlüğümüzün sitesinden çıkardığımız, çok aleni olarak çıkardığımız, sitede, suç oranlarında yükselen bir eğri var, hem de öyle bir eğri var ki, geometrik artış arz eden bir eğri var. Bakın, sadece dokuz ayda, 2006 yılı dokuz ayında, 244.119 şahsa karşı cürüm işlenmiş, suç işlenmiş ve keza, gene 2006 yılının ilk dokuz ayında, mala karşı işlenen suç -bunlar tabii, hırsızlık, gasp, bütün bu suçların toplamı- da 354 bin, dokuz ayda. Dokuz ayda, toplarsanız, 600 bin. Son üç ayda da bu periyodik artış giderse, yılda 800 bin suç işlenen bir ülke hâline gelmişiz. Bunu işleyeni var 800 bin kişi, mağduru var bir o kadar, belki onun 2 katı. Demek ki, 3 milyon insan/yıllık suçla karşı karşıya kalan bir ülke hâline gelmişiz.
Geçen, İstanbul’da taksicilere karşı yapılan… Buradan, bütün taksicilere saygılarımı sunuyorum. İstanbul’da gün olmuyor ki, hafta olmuyor ki, bir taksici, gariban bir taksici -ki, çoğu şoför olarak çalışıyor, mal sahibi değil- bir cinayete kurban gitmesin. Bu ülkede saat başı 6 kişi öldürülüyor arkadaşlar, bu ülkede saat başı 6 kişi öldürülüyor. Böyle bir ülkedeyiz. Böyle bir ülkenin iç barışından, iç işlerinin düzeninden bahsetmek mümkün mü? Yani, bu, polis teşkilatımızın, jandarma teşkilatımızın konuya gerekli hassasiyeti göstermemesinden kaynaklanan bir olay da değil. Ben biliyorum ki, milletimizin güvenliği için çalışan güvenlik kuvvetlerimiz, hakikaten, cansiparane, bunların olmaması için ellerinden gelen gayreti, o da çok cüzi ücretlerle, hayat standardının, yani iyi bir hayat standardının altında ücretlerle sağlamaya çalışıyorlar, on iki saat nöbet tutuyorlar; ama ortada bir şey var: Suç artıyor. İki tane sebebi var arkadaşlar. Açık konuşmak lazım, millete dürüst konuşmak lazım. İki tane sebebi var. Bu ülkede yoksulluk artıyor, çaresizlik artıyor. Bir ülkede yoksulluk ve çaresizlik artar ise suç artar. Adamın evde yemeye ekmeği yoksa, oğlunun yaptığı hırsızlığa hoşgörüyle bakar, çünkü oğluna vereceği harçlık yoksa, oğluna babalık görevini yapamıyor, mahcupsa, oğluna sigara parası veremiyorsa, onun akşam eve hırsızlık yaptığı sigarayla gelmesine göz yumar, sesi çıkmaz. Dolayısıyla, bu suç oranlarının bu derece artmasının altındaki yatan birinci temel şey, ülkede yoksulluğun diz boyu hâle gelmiş olmasıdır.
Bakın, daha dün otuz iki yaşlarında bir kadın beni aradı. Diyor ki: “Kocam altı ay evvel evi terk etti, gitti.” diyor, “Çünkü, çocuklara ekmek getiremiyordu, evde duruyordu, mahcup oluyordu, terk etti, başını aldı gitti, nereye gittiğini bilmiyorum.” diyor, “Altı aydır çocuklarıma konu komşudan dilenerek baktım, altı aydır kiramı da ödeyemedim, intiharı düşünüyorum.” diyor. Türkiye bu. Öteki bir Türkiye var. O, sizin anlattığınız 5 bin dolarlar falan değil. Öteki bir Türkiye var ve insanlarımızın yarıdan fazlası öteki Türkiye’de yaşıyor. Görün artık bunu.
“Yolsuzlukları, yoksulluğu, yasağı kaldıracağız” diye geldiniz, “3Y” dediniz. Bakın, Sayın Bakan, “3Y” ortada duruyor, “3Y” de siz ilave ettiniz; yağmayı ilave ettiniz, yalanı ilave ettiniz, yozlaşmayı ilave ettiniz. “3Y” oldu “6Y” Millete bunları ortadan kaldıracağız derken bunlar çoğalacak da, 7’ye, 8’e, 10’a çıkacak. Çünkü, bu yapı, bu sistem artık bu sorunları çözmüyor. İl idare yapınız çözmüyor, mahallî idareler yapınız çözmüyor. Yeni bir şey yapalım. Yani, devletin bu sistemini, idari yapısını, il idari yapısını, mahallî idareler yapısını yeniden şekillendirmemiz lazım. Bu sizin suçunuz değil. Yani, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu oldu diye bunlar gelişmiyor. Ülkede yoksulluk devam ediyor, ülkede idari sistem bunları önleyici çareler üretemiyor. Gelin, şu il sayısını 200’e çıkartalım. Gelin, yeniden yapılandıralım bu ülkeyi. Gelin, yeni bir şeyler olsun. Mahallî idareleri yeniden yapılandıralım. Bu belediyelik sistemini başka bir şekle dönüştürelim, aklı çalıştıralım. Korkmayalım, eyalet sistemiyse eyalet sistemi olsun. Korkmayalım, çare neyse onu yapalım. Ama, bu sistem devam ettiği müddetçe suç oranları geometrik olarak artmaya devam edecektir. Yani, gelişmiş ülkelerde var. Gelişmiş ülkelerden örnekler alalım. Ne olur 200’e çıkarsak? Daha küçük çevreli iller, daha etkin bir devlet, daha etkin bir mahallî yapıyla altyapı sorunlarını, yoksulluğu ortadan kaldıracak yeni idari reformlar ortaya koyarız. Ama, yapamadınız. İşte halk da bunun için sizi seçmişti, bunun için seçmişti. Bunları yapasınız, bunları yeniden bir çare bulasınız diye yapmıştı. Olmadı. Yasalar getirdiniz, mevcut Anayasa’yla takıldı, döndü, mevcut Anayasa’ya takıldı, döndü. O zaman Anayasa’yı değiştirecektiniz, sivil bir Anayasa yapacaktınız. Bunlar sözdü, bunlar vaatti, ama maalesef olmadı. İşte, her şey önümüzde, her şey önümüzde.
Bakın, bu ülkede “çocuk pornosu” diye bir suç başladı. Yeni yeni suçlar -önümde var- ihdas edildi. Ankara Adliyesine 2006 yılındaki hazırlık dosya sayısı 230 bin Sayın Bakan. 2002 yılında 96 bin olan hazırlık dosyası kapatırken 2006 yılında 230 bin hazırlık dosyası gelmiş Ankara Adliyesine ve Ankara Adliyesine günde 50 bin kişi geliyor. Peki, toplumun bu kadar birbiriyle muğber olduğu, birbiriyle davalaştığı, birbiriyle geçimsiz hâle geldiği, birbirine karşı suç işlediği, cinsel tacizlerin nerelere vardığı, evde şiddetin hangi boyutlara vardığı tartışılan bir toplumda huzurdan, güvenden, iç işlerinin düzgünlüğünden bahsetmek mümkün mü? Bunun çareleri var işte. Bunun çarelerinden biri yoksulluğu ortadan kaldıracaksınız, bir de idari yapınızda, buna çözüm üretmeyen idari yapınızı yeniden şekillendireceksiniz, yeniden kuracaksınız. Bunun yolu bu. Başka da yolu yok.
Terör ne âlemde Sayın Bakanım? Yani, Sayın Bakanım, Genel Kurula konuşmak istiyorum.
Terör, arkadaşlar, bir noktaya geldi. Bakın, bunu iyi değerlendirmek lazım. Bu noktada, o bölgedeki vatandaşlarımıza devletin şefkatli elini uzatması, o bölgedeki vatandaşlarımızın kalkınmasına, refahına katkı sağlaması ve o bölge vatandaşlarımızı tekrar, yeniden, yeniden kazanması lazım. Bu dönemi çok iyi değerlendirmemiz lazım. Bakın, 99’dan 2002’ye kadar, 2003’e kadar bu dönem değerlendirilmedi. Keşke değerlendirilseydi. Yani, devletinin yanında olduğunu, devletinin sıcak kucağının kendisine açık olduğunu, hak ve hukukunu koruyacak bir devletinin olduğunu o bölgedeki vatandaşa göstermemiz, o bölgedeki vatandaşı terörden izole etmemiz lazım. Terörü onlardan ayrıştırmamız lazım. Bunları yapmamız lazım. Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde hakikaten terörü önlemek istiyorsak, devlet olarak, bizzat yatırımları devlet olarak koordine etmemiz, devlet olarak elimizi taşın altına koymamız lazım, fabrikalar yapmamız lazım, yeniden GAP’ı bir kat daha artırarak GAP’taki yatırımlarımıza devam etmemiz lazım. Yani, günlük geliri 1 doların altında, günlük harcaması 1 doların altındaki insanların sağlıklı olarak yaşayacaklarını düşünmek mümkün mü? İşte on beş-on altı yaşındaki çocukları toplayıp toplayıp İstanbul’a götürüyorlar, belli çete grupları kurdurarak, o çocuklar üzerinden soygun yapıyorlar, o çocuklar üzerinden hırsızlık, gasp, yankesicilik aldı yürüdü. İstanbul’da çantasını koluna takıp da sağlıklı yürüyen bir hanımımız var mı, yani güven içinde yürüyen bir hanımımız var mı? Büyük iş merkezlerinde, alışveriş merkezlerinde güvenlik görevlisi olmayan kaldı mı?
Daha dün, Sayın Bakanım, akşam televizyonda gördüm, sekiz-dokuz yaşında bir kız çocuğu. Özel bir iş merkezinin güvenlikçileri, bir hırsızlıktan dolayı o çocuğa sopayla vurmaya kalkıyorlar ve çocuk “amca, vurmayın, ne olursunuz” diyor. Şimdi, o çocuğun suçu mu? Hırsızlık da yapmış olabilir, ama o çocuğun suçu mu? O çocukları o hâllere getiren düzeni, o hâllere düşüren düzeni değiştirmedikten sonra, ne yapacağız?
Şimdi, yapmadınız, AK Parti olarak düzeni değiştirmediniz, düzen aynen devam ediyor. 2002’deki düzen neyse, iller idaresi düzenimiz, mahallî idareler düzenimiz, mevcut düzen neyse devam ediyor. Köy Hizmetlerini lağvettiniz, ama ucube bir sistem kurdunuz. Şimdi siz de pişmansınız, yürümüyor çünkü, yürümüyor. Birer sekreter atadınız, yetkinin kimde olduğu, hizmetlerin nasıl yürüyeceği ortada kaldı, çünkü altyapısı hazırlanmamıştı. Hakikaten, altyapısı sağlam, düşünülerek hazırlanmış olsaydı, belki bir şeyler ifade edecekti. Oraya giden paraların da sağlıklı olarak yatırıma dönüp dönmediği noktasında ciddi dedikodular var, ciddi şüpheler var. Kimlerin nasıl ihaleler aldıkları, kimlerin kimlere ihaleler verdikleri… O konuda bir denetim de yok. Mesela, İçişleri Bakanlığı olarak, biz, geçen sene KÖYDER projesine giden paraların nerelere harcandığını, nasıl ihaleler yapıldığını -Sayıştay denetiminin dışında bıraktığımız için söylüyorum- İçişleri Bakanlığı olarak denetleyebildik mi? Denetleyemedik. Bana bir ilde söylediler, dediler ki: “AK Parti teşkilat yöneticilerinin hepsinin bekosu oldu.” “Beko” dedikleri, o kanal kazıcısı. “Ne yapacaklarmış?” dedim. Dedi ki: “Köy Hizmetlerinden il özel idaresine geçen işleri var ya, yol yapımı, kanal açılır, hepsi beko sahibi oldu.” Bunlar doğru mu? Doğru olduğuna inanmak istemiyorum, ama bunlar doğruysa, bakın, sosyal patlama başlar. Yani, insanların bir kısmı, yarıdan fazlası ekmek bulamazken, bazılarının bu derece zenginleşmesi sosyal adaleti bozar ve sosyal patlamanın vesilesi olur.
Değerli Bakanım, siz de biliyorsunuz ki, bu sistemle asayiş ve güvenliği sağlamak çok zorlaşacak. Nüfusumuz çok olağanüstü artmadı. 2002’de 70 milyondu, 71 milyondu, şu an 72-73 milyon. Yani, çok olağanüstü nüfus arttı da, bunları önleyemiyoruz diyemezsiniz. Gelin, Başbakana, ülkede yoksulluğun devam ettiğini dürüst şekilde söyleyin, bu yoksulluğun ülkede can ve mala karşı suçları artırdığını söyleyin, bunun için de bu yapının değişmesi gerektiğini, hakikaten ciddi bir yeniden yapılanmanın şart olduğunu, reform gerektiğini söyleyin.
Olmadı, eski hamam eski tas devam etti. Hatta, devam etmesini de boş verin, illerde valilerin otoritesi zayıfladı, yani devletin gücü zayıfladı. Bir vali vardı, gücü vardı, devlet baba oradaydı, her şeye hâkim olma iradesini belki ortaya koyabilecekti, ama, ne yaptığınızı, nasıl sonuçlar alacağınızı bilmediğiniz birtakım tasarılarla, kanunlarla valinin gücünü zayıflatmayı, sanki devleti geriletmek olarak, geriletmenin faysı olacağını düşünerek yaptınız. Şu an valilerimiz… Ben birçok ile gidiyorum, valileri ziyaret ediyorum, makamında oturuyor. Eskiden böyle miydi? Valiler köy köy gezer, hizmetin nereye gittiğini, nasıl… Şimdi vali soramıyor ki hesap. Devletin valisi il özel idaresinin parasının nerelere harcandığının hesabını soramaz duruma geldi. İl genel meclisi başkanları seçtiniz, altlarına birer tane son model cip verdiniz, birer de kendi yandaşlarınızdan genel sekreter atadınız, devletin hizmetini sanki parti hizmetiymiş gibi… Bunlar hep dile gelen şeyler.
Devlet her zaman yol yaptı. Cumhuriyet kurulduğu günden bugüne kadar yol yaptı, su yaptı. Siz içindeydiniz Anavatan iktidarlarının. O günlerde devlet köye elektrik, yol, su götürmedi mi? Bugün de götürecek, en tabii şeydir bu. Ama, böyle götürmemeli, adil götürmeli, ayrım yapmamalı, devletin otoritesi orada hissedilmeli.
Bakın, öyle hâller oldu ki, devlet tartışılır hâle geldi taşrada. Oysa bir organ kuralım. Bir tarafta devlet, devletin valisi güçlü görevlerle donatılmış. Güvenliği sağlayan, sağlık hizmetlerini, eğitim hizmetlerini en iyi şekilde yapan ve devletin hissedildiği bir il kuralım, il yapıları kuralım. Bir tarafta demokrasinin gereği mahallî yapıları oluşturalım. Altyapı hizmetlerini yapan, vatandaşa hizmet götüren bir tarafta mahallî yapıları koyalım. Devleti de hissetsin vatandaş, demokrasiyi de hissetsin vatandaş. Bunu yapalım, bunu yapmadık. Yetkinin kimde olduğu belli olmayan ve kimsenin de zaten yetkiyi artık kullanmak istemediği, bıkkınlık yaşadığı bir yapı hâline geldik. Onun için bu böyle devam ettiği müddetçe suç oranları geometrik olarak artmaya devam edecektir.
İşte, netice itibarıyla 2002 ile 2006 yılına baktığımız zaman, 2002’de nerelerde? 4 kat artmış. Gelecek sene de 1 milyonu geçecek, 1,5 milyona gelecek. O zaman? Sizin şahsınızdan kaynaklanan bir şey olduğunu sanmıyorum, ama sistemden kaynaklanan bir şey var. Gelin, bunu burada bu sistemi nasıl değiştireceğimizi tartışalım. Bu böyle yirmi dakikalık sürelerle tartışılacak da bir konu değil. Üç defa önerge verdik, gelin bu ülkenin güvenliğini bir genel görüşmenin konusu yapalım ve bir genel görüşme olarak bu ülkenin gidişatını, güvenliğini tartışalım, Meclis buna bir çare bulsun dedik, ama, müzakereci demokrasiyi işletmediniz. Müzakereci demokraside muhalefetin görüşlerini almayı sanki bir geri adım atma gibi algıladınız ki, bunun doğru olmadığı bütün demokratik ülkelerde, gelişmiş ülkelerde ortadadır. Eğer bunları biz zamanında yapabilseydik, ortak mutabakatlarda, ortak çarelerde buluşabilseydik, bu suç oranlarının bu denli artmasına fırsat vermemiş olacaktık.
Sayın Bakanımın bir şeyi var. Bir olay oluyor ülkede, üç gün Sayın Bakanı ortada göremezsiniz, hiçbir açıklamasını da bulamazsınız. Herkes konuşur olayda, üç gün sonra Sayın Bakanım bir yerlerden, artık sükûna kavuşmuşsa, olay tamamlanmışsa, bir açıklama yapar. Böyle şey olur mu? Olayın başında siz varsınız. Güvenlik kuvvetlerimize enerji vereceksiniz, güvenlik kuvvetlerimize motivasyon kazandıracaksınız. Gerekirse -Emniyet Müdürlüğünüzden biliyorum, Malatya Emniyet Müdürlüğü yaptınız- en önde olacaksınız. Bu olayları önlettireceksiniz, destek olacaksınız. Bunları yapacaksınız. Emniyet müdürlüğü yaptınız, valilik yaptınız Sayın Bakanım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Sarıbaş, konuşmanızı tamamlayınız.
Buyurun efendim.
SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla) – Bitiriyorum efendim.
Polisimiz şikâyetçi, jandarmamız şikâyetçi. Niye? “Efendim, yetkilerimiz alındı.” Biz, diyorlar, artık bir şey yapamıyoruz, yetkilerimiz alındı. Var mı böyle bir şey, bunu bir tartışalım. Bunu bir tartışalım, hakikaten yetkileri mi alınmış? Eksik olan yetkiler varsa, bunları verelim. Tamam, insan haklarına, demokrasiye onların bağlılıklarına hiçbir şüphemiz yok, ama, onlara gerekli motivasyonu, gerekli desteği, gerekli sinerjiyi vermek, Bakanlık olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, bizlerin görevi.
Kolu kanadı kırılmış, ücret, hayat mücadelesine düşmüş polisimiz, evini geçindiremeyen hâlde neyin mücadelesini yapacak suçluyla? Bu kadar yaptıklarını bile takdir etmek lazım, tebrik etmek lazım. Güneydoğu ve Doğu’da lojmanından çıkamıyor, lojmanları basıldı polislerimizin. Bunları değiştirecek yeni bir şey mutlaka bulmamız, mutlaka bu Mecliste çareleri üretmemiz lazım; ama, bu dönemde, maalesef, bu konular, bu Mecliste konuşulamadı, o zeminler yaratılamadı. Sadece “Kanun çıkartıyoruz, kanun çıkartıyoruz, şu kadar kanun çıkardık.” övünmeleriyle geçtik. Her şey kanun değil, ne kadar kanun çok çıkarsa her şey düzeliyor anlamında değil.
Ne kadar insanlara hedef gösterilir, ne kadar insanlara sinerji verilir, ne kadar insanlara bir amaca, ülkenin bağımsızlığına, bütünlüğüne ve suçun önlenmesine dair bir ruh aşılanırsa, ancak öyle düzelir bu işler. Hiçbir motivasyonu olmayan, sadece “Emir verirlerse yaparım, vermezlerse de görünmem ortada.” diyen bir anlayışla suçu önlememiz, maalesef mümkün değil. Valilerimizi motive edelim, valilerimize yeniden güç katalım. Onlar, devletin illerde temsilcisi, devlet babanın en güçlü otoritesi olmalılar. Emniyet müdürlerimizi yeniden, suçları önleme noktasında donatalım, ne eksikleri varsa donatalım, ama, sistemi…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Sarıbaş, teşekkür ediyorum.
Teşekkür cümlenizi alayım isterseniz.
SÜLEYMAN SARIBAŞ (Devamla) – Çok teşekkür ederim.
BAŞKAN – Sağ olun.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ilk konuşmacı, Sivas Milletvekili Nurettin Sözen.
Sayın Sözen, buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA NURETTİN SÖZEN (Sivas) – Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Sağlık Bakanlığı bütçesine ilişkin değerlendirmelerimi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına sunuyorum ve bu vesileyle, hepinizi sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.
Yılda bir kez gerçekleşen bu çalışmalarımızda -Parlamentomuz açısından büyük önem taşıyor kuşkusuz bu çalışmalar- gerek bakanlıkların gerekse Hükûmetin politikalarını değerlendiriyoruz, eleştiriyoruz, önerilerimizi sunuyoruz. Şimdi, bu, son bütçedir. Dolayısıyla, bir iktidar partisinin dört-beş yıllık uygulamalarını kapsayan görüşler ve eleştirilerin de sunulması doğaldır.
Değerli arkadaşlarım, Sağlık Bakanlığı ödeneği, 2007’de, 2006’ya göre önemli ölçüde düşük görünüyor. Değer olarak, yaklaşık 1 katrilyon lira. Oransal değerde bakarsak, geçen yıla oranla yaklaşık, YTL cinsinden, yüzde 12 daha düşük görülüyor. Merkezî yönetim bütçe toplamı içindeki orana bakacak olursak, yüzde 4,3’ten 3,2’ye düşmüştür ki, yüzde 1,1’lik bir düşüş söz konusudur. Özellikle diğer cari harcamalar ve yatırımlardaki düşüş daha da önemlidir ve bu düşüşler, kuşkusuz, sağlık hizmetlerinin kalitesinin düşmesine yol açmaktadır. Sayın Bakanın, öncelikle, bu düşüşleri açıklaması gerekmektedir. Niçin bütçede ödenekler düşmektedir Sağlık Bakanlığında, nüfusumuz mu azalmaktadır? Hükûmetin sağlıkla ilgili yatırımlara daha mı az gereksinimi vardır? Yoksa, hastaların sayısında mı bir azalma söz konusudur? Ya da çağdaş araç ve gereçlerle yapılan teşhis ve tedaviler daha ucuza mı mal olmaktadır? Bunların hiçbir izahı yoktur. 1 milyon kişi açlık sınırı altında ve 20 milyona yaklaşan yoksulluk sınırı altında yurttaşımız mevcut. Bunların dengeli beslenmeleri ve de hastalıklarından korunması veya bu vatandaşların hastalıklarının iyileştirilmesi konusunda Hükûmetimiz ve Sağlık Bakanı ne gibi önlemler almaktadır? Anayasa’nın 56’ncı maddesinin kendilerine yüklediği yükümlülükleri nasıl, ne yolla yerine getirmektedir bu ödeneklerle?
Sağlık harcamaları 1999-2005 döneminde artmıştır; 99’da gayrisafi millî hasılanın yüzde 3,9’u, genel yönetim sağlık harcamalarının toplamı 2002’de yüzde 4,7’ye yükselmiştir, 2004’te 5,5’e yaklaşmıştır. Bugün, kamu sağlık harcamalarının toplamı 25,9 milyar YTL’dir, gayrisafi millî hasılaya oran olarak yüzde 5,3’e tekabül etmektedir. Kamu sağlık harcamalarının bu dönemde bu oranda artması, kamu sağlık hizmetlerinin daha etkin ve daha fazla sunulmasından kaynaklanmamaktadır. Bunun kanıtı, Sağlık Bakanlığı bütçesinin ve koruyucu sağlık hizmetlerinin, bu dönemde de reel olarak artmasından anlaşılmaktadır. AKP İktidarının en çok mevzuat değiştirdiği alanlardan birisi de kuşkusuz Sağlık Bakanlığıdır. Bu değişikliklerin tamamı, sağlık hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulmasından çıkarılmasındandır; yani, hizmet üretmek yerine, mal ve hizmet satın almaya öncelik verilmektedir; muayene ve tedavilerde özel sağlık kurum ve kuruluşlarından yararlanmaya, hizmet almaya öncelik verilmektedir. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki, Sağlık Bakanlığına ait tüm sağlık kuruluşlarının satışı söz konusu olmuştur ve bu konuda yetki de Maliye Bakanlığına devredilmiştir. Geliri yetersiz diye, hiçbir kişiye ihtiyacı olan sağlık hizmetlerinin verilmemesi kabul edilemez. Yani, bireyler, mali durumları ne olursa olsun, her türlü sağlık hizmetini eşit ve sürekli olarak almak durumundadır. Dahası da var; sağlık hizmetlerini sözleşmeli personelle yürütmek için yasa üzerine yasa çıkarmaktadır Sağlık Bakanlığı. Kuşkusuz, sağlığın korunması ve hastaların tedavi ve rehabilitasyonu gibi kutsal alandaki bu sorumsuz ve yetersiz gidişe halkımız en kısa zamanda “Dur” diyecektir. Bunun için halkımızda yeterli bilinç vardır, yeterli sabır vardır, yeterli kararlılık mevcuttur.
Kısacası, AKP İktidarı, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla kamunun verdiği sağlık hizmetlerinin çökertilmesi planını elhak büyük bir kararlılıkla ve bu anlamda başarıyla yürütmektedir. Kamu hastaneleri etkisiz kılınmıştır. Temel sağlık hizmetlerine bütçeden ayrılan kaynak azaltılmış, yatırımlar kısılmıştır. Bunun yerine, devlet hastanelerini, üniversite hastanelerini, sağlık ocaklarını iş yapamaz hâle getirip, sağlık hizmetlerinin sadece özel kesim eliyle verilmesine dayanan politikalar geliştirilmektedir. Örneğin, bütçe uygulama talimatlarıyla, tüm tedavi giderlerinin bedeli yüzde 15-30 oranında azaltılmıştır.
2006 yılında bütçe kanununa konulan bir hükümle, üniversite hastanelerinin kendi özel gelirlerinin yatırımlarında kullanılmasına son verilmiştir. Üniversitelerin döner sermayelerinden yüzde 5’lik paylar kesilmiştir. Tedavi bedelleri zamanında ödenmemektedir. Bu yetmiyormuş gibi, tedavi giderlerinden kaynaklanan 3,5 katrilyonluk alacak silinmiştir. Ortaya çıkan ciddi tepkilerden sonra yapılan düzeltmeyle, silinecek tutar 2 katrilyona indirilmiştir.
IMF’nin sağlık harcamalarını azaltan talimatı gereği birçok düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bir tanesini söyleyeyim: Birinci basamak resmî sağlık kuruluşlarına başvuranlar için yapılan ödeme 11 YTL, özel sağlık kuruluşlarına yapılan ödeme ise 13,2 YTL’dir. Tabii, özel kuruluşlara böylece bir ayrıcalık da tanınmaktadır.
Türkiye’de 81 ilimizin 700 hastanesinin başhekimi değiştirilmiştir. Türkiye’de neredeyse tüm hastanelerdeki şefler, başhekimler değiştirilmiştir. Bir taraftan doktor sayısının yetersizliği ve üniversitelerdeki tıp fakültelerine alınan öğrenci sayısını artırmaktan söz ederken, diğer taraftan doğudaki siyasi akraba olması muhtemel öğretim üyelerinin, devlet hastanelerine başhekim ve şef olarak atamaları yapılmıştır. Böylece, laikliği, milliyetçiliği, cumhuriyeti reddeden ünlü ideolog Başbakanlık Müsteşarının önerisinin yerine getirilmesi sağlanmış olacaktır. Biliyorsunuz, öğretim üyelerinin şef olarak atanmasının yürütmeyi durdurma mahkeme kararına rağmen, gerekçe açıklanmadı diye atamalara devam edilmiştir. Böylece, hukuk tanımaz bu Sayın Bakan bu yaklaşımıyla, tam AKP’ye yakışan bir Bakan olduğunu ortaya koymuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarından sonra Sağlık Bakanlığı Müsteşarı da, yargı kararına uymadığı için, ağır hapis cezasıyla mahkûm olmuştur. Müsteşarlar, suç oluşturan bu tasarruflarını Bakanın bilgi ve talimatları doğrultusunda yerine getirmektedirler, yani asıl suçlu Sayın Sağlık Bakanıdır. Anayasa’ya aykırı uygulamalar yapan da, mahkeme kararına uymayarak suç işleyen de Sağlık Bakanıdır.
Türk Tabipler Birliği Yasası’nı yıllarca geciktiren, İhtisas Tüzüğü’nü yıllarca bloke eden, hekimlerin aile bütünlüğüne, çocuklarının eğitimine, hastalıklarına, örgütlenme haklarına saygı göstermeyen, aile hekimliği çalışmalarına katılmadı diye, kabul etmedi diye 100 hekimi Denizli’den kent dışına süren de işte bu Sağlık Bakanıdır. Koruyucu sağlık hizmetleri hem daha kolay hem daha planlı, daha ucuzdur, çünkü, daha pahalı, daha sorunlu tedavi edici hizmetlerin ihtiyacını azaltır.
Değerli arkadaşlarım, zamanımın azlığı dolayısıyla koruyucu hekimlik ve ilaç konusundaki konuşmalarımı atlıyorum. Yalnız şu kadarını söylemeliyim ki, kamu ilaç harcamaları, 90’lı yılların sonunda gayrisafi millî hasılaya oran olarak yüzde 1,3 düzeyindeyken, bu oran dönem içinde yüzde 2’ye yükseltilmiştir. Kamu ilaç harcamaları toplam -2005 yılı içerisinde- 7 milyar dolardır.
Tıp fakültesinin uzmanlık tüzüğü de, yine YÖK’ü dışlayarak, Türk Tabipler Birliğini dışlayarak çıkmaz bir noktaya getirilmiştir ve bir kanun boşluğu doğurulmuştur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Sözen, konuşmanızı tamamlayınız, buyurun.
NURETTİN SÖZEN (Devamla) – Peki, çok teşekkür ederim.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, çok önemli bir konu, hekim sayısı ve doktor ithalidir. Sağlık Bakanı tüm bu beceriksizliklerinin nedeni olarak hekim sayısının azlığını göstermektedir. Bunun doğru olmadığı açıktır. Türkiye’de yeterince hekim vardır. Bağımsızlık savaşında, Kurtuluş Savaşı’ndan yaralı, yorgun, aç ve yoksul çıkmış Türk halkının sağlık sorunları, özverili kahraman Türk hekimlerinin çabalarıyla yerine getirilmişti. Sıtma, tüberküloz, trahom gibi birçok salgınlar, başarılı sağlık politikaları ve özverili kahraman Türk tıp doktorlarının gayretleriyle bertaraf edilmiştir. Şimdi, istenildiği zaman hekimlerin dengeli dağıtılması, onlara moral vermek suretiyle, çalışma ortamlarının düzeltilmesi suretiyle aynı başarının sağlanması mümkün olacaktır.
Değerli arkadaşlarım, zaman yetmediği için konumu uzatmak istemiyorum. Yalnız, bu, Türkiye’nin en büyük gazetesinde çıkan manşetler bütün halkımızı yaralamıştır. Dolayısıyla, şu bir gerçektir ki, AKP içinde küçük bir grup da olsa kendilerine göre özledikleri bir sağlık sistemi vardır, o sağlık sistemi budur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Sözen, teşekkür cümlenizi alayım.
NURETTİN SÖZEN (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Buyurun.
NURETTİN SÖZEN (Devamla) – Özledikleri sağlık sistemi budur. Yani, bayan hekimler erkekleri muayene etmesin, erkekler bayanları muayene etmesin. Hiçbir zaman bu özlemlerine kavuşamayacaklardır. Halkımızın AKP İktidarından ve bu Sağlık Bakanından kurtulacağı günler çok yakındır.
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
AHMET YENİ (Samsun) – Rüya görüyorsun, rüya. Rüya görüyorsun Hocam, rüya, rüya.
NURETTİN SÖZEN (Sivas) – Siz de başka türlü bir rüya görüyorsunuz.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Muğla Milletvekili Ali Arslan.
Sayın Arslan, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ALİ ARSLAN (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Sağlık Bakanlığı bütçesi üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Ben de konuşmama başlamadan önce yüce Meclisi ve televizyonları başında bizi izleyen yurttaşlarımızı saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, Anayasa’nın 17’nci, 56’ncı maddelerine göre ve Sağlık Bakanlığının kuruluş ve teşkilatını belirleyen 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye göre, sağlık, bir hak. Bu hakkı kullandıran, bu hakkı yerine getiren, devlet adına bu hakkı üstlenen de Sağlık Bakanlığı. Anayasa’mız ve Kanun Hükmünde Kararname bunu hükmediyor.
Değerli arkadaşlarım, yalnız son yıllarda bir gelişme var, enteresan bir gelişme: Bu hakkı, Sağlık Bakanı değil, artık Maliye Bakanı kullanıyor. Yani, aslında, bu sıralarda, Sayın Bakanın yanında İçişleri Bakanını görüyorum, keşke Maliye Bakanı da oturmuş olsaydı. Maliye Bakanı sağlıkta âdeta sağlığı idare eder hâle geldi.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
55 konuşma daha · 19 Aralık 2006
