Türk ceza kanununda değişiklik yapılmasına dair kan.tekl.(ss : 901 )
Yozgat Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 103. Birleşim · 3. yasama yılı · 26 Mayıs 2005 · 3.111 kelime · yaklaşık 16 dakikalık okuma
Kaynak göster
Bekir Bozdağ (AK Parti), 26 Mayıs 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 103. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KAN.TEKL.(SS : 901 )); konuşma 3.111 kelime.
Bekir Bozdağ (AK Parti, Yozgat). “Türk ceza kanununda değişiklik yapılmasına dair kan.tekl.(ss : 901 )”. TBMM Genel Kurulu, 103. Birleşim tutanağı, 26 Mayıs 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bekir-bozdag-22-2005-05-26-turk-ceza-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dair-kan-tekl-ss-901 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Ceza Kanunundaki Bazı Maddelerin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi üzerinde, AK Parti Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Ceza Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde altkomisyon ve Adalet Komisyonunda görüşülürken, iyi hatırlıyorum, yapılan değişiklikler kamuoyunda büyük bir olumlu havayla karşılandı ve övgüler yağdırıldı. Kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesinin akabinde de yine aynı övücü sözler söylendi. Ancak, daha sonra, eleştiriler yapılmaya başlandı. Değişik kişiler, kesimler, sivil toplum örgütleri tarafından bazı eleştiriler yöneltildi. Vaktinde söylenmeyen şeylerin, bir zaman sonra dozajı daha da artırılarak söylendiğini, geçmişte söylenmesi gerekenlerin daha sonra söylendiğini gördük. Söylenenlere baktığımız zaman -ben bu teklif vesilesiyle bazılarına huzurlarınızda değinmek istiyorum- bu kanunla ilgili yapılan en büyük eleştirilerden birisi, bu işin aceleye getirildiği yönündedir. İşte, başka ülkelerde, Batı ülkelerinde uzunca bir süre bunlar görüşüldükten sonra kanunlaşırken, bizde sürecin kısa olduğu hep söylendi, hep duruldu. Buna biz de cevaplar verdik; ama, belli ki anlaşılmamış. Bir kere daha altını çizmekte fayda olduğu kanaatindeyim.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, yürürlüğe girmesinden bugüne kadar geçen zaman içerisinde 65 defa değişikliğe uğramıştır. Bakıyoruz, bu süreç içerisinde, Ceza Kanununun tamamını değiştirmek düşüncesiyle siyasî partiler, iktidarlar ve Adalet Bakanlığının büyük bir gayret içerisinde olduğunu, değişik bilim komisyonları kurduğunu görüyoruz ve bu bilim komisyonlarının yaptığı çalışmalar çerçevesinde, 1940 yılında birinci, 1958 yılında ikinci bir tasarı, 1987 yılında üçüncü bir tasarı, 1989 yılında dördüncü bir tasarı, 1997 yılında beşinci, 2001 yılında altıncı, neticede, en son kanunlaşan 2003 yılı Türk Ceza Kanunu Tasarısı...
Ben bunları şunun için zikrettim değerli arkadaşlar: Ceza kanunları dünyanın bütün ülkelerinde yasalaşma sürecine girerken uzun olan sürenin, bilim komisyonlarının, yani, yasama organının dışında yapılan çalışmalardan oluştuğunu görüyoruz. Şimdi, Avrupa'dan, Batı'dan, değişik yerlerden örnekler verilirken, şu kadar zamanda, bu kadar zamanda görüşüldüğü ifade ediliyor; ama, bu zamanın ne kadarı yasama organının çatısı altında geçmiş, ne kadarı da bilim komisyonları marifetiyle dışarıda gerçekleştirilmiş, buna bakıldığı zaman, dünyanın her yerinde bu zaman sürecinin büyük bir kısmının -nerede- yasama organı dışında, bilim komisyonları tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz. Türkiye'nin bu sürecine baktığınız zaman, 64 yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Hemen hemen, 1985 yılından itibaren başlanan çalışmalar baz alınarak, 1987 tasarısı da dikkate alınarak işte, onbeş yirmi yıllık bir çalışma deniyor; ama, kayıtlarda var, 1958 Ceza Kanunu Tasarısı ve daha önceki 1940 Ceza Kanunu Tasarısı da var. Bunlara baktığınız zaman, sürecin uzun olduğunu görüyoruz.
Öte yandan, Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkinden sonra geçen aşamaya baktığımız zaman da, bu süreç, belki biraz daha uzun olsa faydalı olabilirdi, ona katılıyorum; ama, eleştirilerde söylendiği kadar da kısa olmadığını görüyoruz. 2003 yılının mayıs ayında Türkiye Büyük Millet Meclisine gelen tasarı yaklaşık onyedi ay Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde kalmış ve bu onyedi aylık sürecin sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülerek yasalaşmıştır.
Genel Kurulun bizatihi kendisinin görüşme sürecinin kısalığı doğrudur, ona katılıyorum. Belki, burada süreç biraz daha uzun olsa, daha faydalı, yararlı olabilirdi; ancak, buradaki sürecin kısalığı da, iktidarıyla muhalefetiyle bunun backroundunda, mutfağında yapılan çalışmalarda meydana getirilen konsensüsün bir doğal sonucudur buradaki süredeki kısalık. Eğer orada uzlaşma olmasaydı, maddeler üzerinde büyük kavgalar olmuş olsaydı, tabiî, bunun Genel Kurula yansıması ve Genel Kuruldan da bunun uzunca bir tartışmanın sonucunda çıkması icap ederdi; oradaki konsensüsün, oradaki anlaşmanın Genel Kurula yansımasının bir sonucudur.
Burada, toplumun kesimlerinin görüşü olanların, kanaati olanların kanaatlerinin yeterince alınmadığı eleştirisine ben katılmıyorum. Hakikaten bu tasarı 64 yıllık bir çalışmanın eseriyken, o çalışmalarda değişik dönemdeki siyasal iktidarların, bilim komisyonlarının, bu komisyonlarda da dönemin ceza hukuku alanında otorite sayılan akademisyenlerinin, Yargıtayımızın değerli üyelerinin ve diğer katkı verenlerin emekleriyle yoğrulmuş, yoğrulmuş, bugünlere kadar gelmiş ve ondan sonra da, bunun somut hale dönüşmesi bu dönemde temin edilmiştir.
Meclisimize geldikten sonra -Adalet Komisyonu Başkanımız Sayın Toptan da burada açıkladı- hükümet tasarısı geldikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 400 tane değişik kişiye veya kuruluşa gönderiliyor, 34 tane cevap var. Altkomisyonun raporu geldikten sonra 1 000 değişik kişi veya kuruluşa gönderiliyor, bunlardan 50 tanesinde cevap var ve diğerlerinde de buna dair yönlendirilmiş bir cevap yok.
Fakat, kıyamet ne zaman kopuyor; kıyamet, yasa ortaya çıktıktan sonra kopuyor. Peki, neden?.. Yahu, şu Ceza Kanununda ne var, 1 Nisanda yürürlüğe girecek, şunu bir açıp da okuyalım deme gereği duydular bu işlerle yakından alakalı olanlar; o zamana kadar vazifelerini yapmadılar, üzerlerine düşenleri yapmadılar, yarın mahkeme huzurunda bu bize lazım, hocayız, talebelerimizin huzurunda bu bize lazım, yazarız, yazdığımız yazıda bu bize lazım; yahu, bu yasa basın için ne getiriyor, tabipler için ne getiriyor, falanlar için ne getiriyor, bizim için ne getiriyor, ne götürüyor diye bir bakalım dediler, baktılar, orada birtakım fiillerin suç olarak düzenlendiğini ve cezaî yaptırıma bağlandığını gördüler, kıyamet koptu: "Bunlar yeni çıktı, neredeydi?!" Halbuki, eskisinde de çoğu var. Neden; onu bilmediği için, sanki, o maddeler yokmuş da, ilk defa konuyormuş gibi bir vehme kapıldılar ve feveranı bastılar. Aman Allah'ım, kıyametler koptu! Şurada şu var, burada bu var, şurada şöyle, burada böyle... Anlatıyorsunuz kendisine; kardeşim, bakın, Ceza Kanununda da aynı madde var, özelliği de şu, yeni madde ile bunu yan yana koyduğunuz zaman arasındaki fark da şu deyince "haa, öyle mi" diyorlar. Bunun çok somut bir örneği, sarraflarla ilgili, Türkiye'de yaşandı. Biliyorsunuz, Türk Ceza Kanununun 165 inci maddesindeki "çalıntı malı alan" ifadesi geçerken "bilerek alan" ifadesi geçmedi diye kıyamet kopmuştu. Neden; eski 512'de bilerek almak suçtu, orada bu kelime geçmedi. Biz ne yapacağız; adlî sicil kaydı mı soracağız, gelen bir altının akıbetini bir dedektif tutup araştırma mı yapacağız, hepimiz cezaevlerinin kapısında mı duracağız?! Yok öyle bir şey! Eskiden de çalıntı malı çalıntı olduğunu bilerek almak suçtu, şimdi de suç. Peki, ne var, aradaki fark ne; bilerek kelimesi yok. Niye yok; Türk Ceza Kanununun genel hükümleri var, orada kastın tanımı var. Suçun oluşması için kasıt şart. Kasıt da, bir suçun kanunî tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek işlenmesidir. Burada var, buraya koymaya gerek yok; ama, Ceza Kanununun genel hükümleri ile özel hükümlerini birlikte okuyarak değerlendirmeyenler, sadece kendileri açısından lokal olarak kendilerini ilgilendiren maddelere bakıp, o maddeyi de genel hükümlerden bağımsız değerlendirdiği zaman, ortaya farklı bir tablo çıkıyor.
Değerli arkadaşlar, ben, Adalet Bakanımızın, bu kürsüden, Değerli Meclisimize ve sizin şahsınızda bu konuyla alakadar olan herkese, 1 Nisan uygulama tarihinin ertelendiği toplantıda şu sözleri söylediğini iyi hatırlıyorum: "Bugüne kadar söylemediği olanlar varsa, eteğinde, beyninde, kalbinde, bilgisi, görgüsü olan varsa, erteliyoruz, buyursunlar, getirsinler, kanaatlerini söylesinler..." Ben biliyordum ki, bu iki aylık sürede de kimse kanaatini, getirip, doğru dürüst söylemeyecektir ve hakikaten de öyle oldu; basınımızın değerli temsilcileri, Türk Tabipler Birliği gibi bir iki tane duyarlı kesim hariç, bu konuda söylenmesi gerekenleri getirip söyleyen de, maalesef, çıkmadı; bundan sonra da çıkacağı kanaatinde değilim.
Öte yandan, bu konularla ilgili konuşan pekçok kişi kanaatlerini söylerken... Esasında, bu kanunun yapılış sürecinde söylenmesi lazımdı. Biz onlara danıştık, kanaatlerini sorduk, o zaman söylemediler. Bundan sonra eleştirmek de lazım, şu yanlış oldu demek de lazım; ama, bunun uygulamasında buraların şöyle anlaşılması lazım, böyle anlaşılması lazım diye de o manada değerlendirmelerde bulunmakta fayda vardı. Görevini dün yapmayanlar, bugün orada burada söylemeleri prim yaptığı için, bir bakıyorsunuz, gazete gazete, televizyon televizyon dolanıyorlar. Ben, onların vazifelerini yapmak için emek vermelerini beklerdim, gazete kupürleriyle konuşmalarını değil.
Öte yandan, değerli arkadaşlar, eleştirilerin arkasında ne yatıyor? Bir tanesinde şu yatıyor: Milletin ezberi bozuldu. Nasıl ezberi bozuldu? Maddeler değişti. Siz, eskiden, bir maddeyi söylediğinizde, ne yapıyordu, hemen o maddenin ne suçu düzenlediğini biliyordu; şimdi değişti. Sistematik değişti, suçun cezaî yaptırımlarıyla ilgili birtakım düzenlemeler değişti, birtakım şeyler farklılaştı. Birdenbire, bu kadar otorite olan kişinin ne oldu, yeniden öğrencilik yapıp çalışmak gibi bir mecburiyeti doğdu. Bu doğmasın mı, doğsun; iyi değil mi, iyi; herkesin kendini geliştirmesi lazım mı, lazım.
Bakın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra, Türk Ceza Kanunu -İtalya'dan tercüme suretiyle- ülkemizde yasalaştıktan sonra -o dönemde, bugünkü gibi modern hukuk fakülteleri yok, böylesine bir Yargıtay örgütlenmesi, bir Anayasa Mahkemesi örgütlenmesinden modern hukuk anlamında ortaya konulmuş içtihatlar falan da yok, doğru dürüst bilen de yok, doğru dürüst medrese tahsili almış insanlar da yok; tercüme edildi, bu yasa girdi -o günün hukukçuları, bunu uyguladılar, büyük bir başarıyla da uyguladılar.
Ben, bugün de, yeni Türk Ceza Yasasının 1 Hazirandan sonra, Türk hukukçuları tarafından, büyük bir başarıyla uygulanacağına, 26'da seleflerinin yaptığından daha iyi yorumlarla bunun daha güzel bir noktaya götürüleceğine inanıyorum. Zaten, Adalet Bakanlığımızın verdiği eğitimlerde, bu noktadaki uygulayıcıların takdirlerini, beyanlarını onlar da iletmişlerdir. Ben, uygulamayla daha güzel olacağına inanıyorum.
Öte yandan, bir başka konu -değerli arkadaşım da burada söyledi- yeni Türk Ceza Yasasının takdir hakkıyla ilgili değerlendirmelerdir arkadaşlar. Yeni Türk Ceza Yasası, takdir hakkını keyfîleştirmemiştir, genişletmemiştir; suçun cezayla olan orantısında, orantılılık ilkesini çiğnememiştir; orantıyı getirmiştir, keyfî takdir hakkını ortadan kaldırmıştır; makasları da, suçun niteliğine göre, dengeli bir hale getirmiştir. Bunu, biz söylüyoruz değişik yerlerde; ama, maalesef, bunu kimseye de anlatamadık.
Ben, konunun daha iyi anlaşılması açısından, müsaade ederseniz, birkaç örnek vermek istiyorum. O da şu: Türk Ceza Kanununun, şu anda yürürlükte olan 765 sayılı Kanundaki bazı cezaları söylüyorum ve bununla yeniyi mukayese etmenizi sizlere öneriyorum ve bir mukayesesini de kendim yapacağım.
Yabancı devletin Türkiye'ye harp açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancıyla anlaşan kişiyle ilgili cezayı düzenliyor 127 nci maddenin birinci fıkrası; ne diyor: On seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis. Yukarısı nerede; yok. Hâkim yukarıyı nerede tespit ederse, ora.
Peki, daha ne var; 129 uncu maddenin birinci fıkrası... Ne diyor; On seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... İkinci fıkrasında, beş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... 132 nci maddenin birinci fıkrasında, sekiz seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... 135 inci maddenin birinci fıkrasında, onbeş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... Yukarı çıkıyorum; 149 uncu maddenin birinci fıkrasında, yirmi seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... Biraz tanıdığınız maddelere gelmek istiyorum; 158 inci madde, nedir; Reisicumhura karşı muvacehesinde hakaret ve sövme fiillerinin işlenmesi halinde, üç seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... Biraz daha tanıdık bir maddeye geliyorum, 168 inci madde; birtakım maddelerdeki cürümleri işlemek için silahlı cemiyet veya çete teşkil etmek veya buralarda yöneticilik, komutanlık yapmak, onbeş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis... Cezalardan da, iki seneden onbeş seneye kadar makaslar var, beş seneden onbeş seneye kadar makaslar var.
Peki, ben soruyorum değerli arkadaşlar. Eski Türk Ceza Kanunu, yukarı sınırı yok, hâkimin vicdanına, hâkimin takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanının yüzüne siz hakaret ve sövmede bulundunuz, alt sınırını koymuş, bunun altına inemezsin ha; ama, yukarı serbest; on yıl, onbeş yıl, altı yıl, yedi yıl... Böylesi bir serbest takdir hakkı verilmiş; onun için de, makas da adaletsiz tutulmuş ve uygulamada bakıyorsunuz, Türk hâkimleri alt sınırdan cezayı tercih etmeye başlamışlar. Neden; makas adil olmadığı için. Neden; takdir hakkı doğru yapılmadığı için.
Peki, biz ne yaptık değerli arkadaşlar, hiçbir suçun cezasının üst sınırını belirlemeden geçmedik. Bütün suçların cezasının alt sınırını belirleme noktasında takdire bıraktık. Neden; suçun niteliği basit olabilir, hâkimin daha az ceza verebilme imkânını da elde etsin diye bıraktık. Peki, daha ne yaptık; hâkim bu cezanın alt ve üst sınırları arasında temel cezayı belirlerken uyması gereken kuralları de belirledik. Yeni Türk Ceza Yasasının 61 inci maddesini okuyorum, birinci fıkrasını: "Hâkim, somut olayda; suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin güttüğü amaç ve saikı gözönünde bulundurarak, işlenen suçun kanunî tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırları arasında temel cezayı belirler." Nerede burada keyfîlik?! Hâkime hangi esaslara riayetle temel cezayı belirleyeceği, nasıl belirleyeceği tespit edilmiş, kayda bağlanmış, cezanın üst sınırı, alt sınırı da konulmuş; ama, eskisinde ise üst sınır yok. Ben hepsini almadım buraya, vaktinizi almayayım diye hepsini tek tek zikretmedim. Ceza Kanununun maddelerinin pek çoğunda, özellikle devlete karşı işlenen suçların ve bir kısmı da fikir suçlarının bazılarında, az da olsa, cezanın üst sınırını tamamen açık tutmuş. Biz ne yaptık; sınır koyduk. Kötü mü yaptık; iyi yaptık. Ne yaptık; takdiri birtakım kurallara bağladık. Kötü mü yaptık; iyi yaptık. Ne yaptık; cezayı suçla orantılı hale getirdik, orantılılık ilkesinin gereğini öne çıkardık. Kötü mü oldu; iyi oldu.
Peki, değerli arkadaşlar, en son, Ceza Kanunu değişiklik teklifi Adalet Komisyonunda görüşülürken bir baromuzun değerli başkanı orada dedi ki: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir ceza kanunu yapamaz." Tutanaklarda var ifadesi. Bu anlamda ifade kullandı. Ne yapalım? "Bu Ceza Kanunu uygulanamaz!.." Peki, daha ne olur? "Efendim, sıkıntı olur!.." Ne yapmak lazım? Arkasından onu da söyledi: "İspanya Ceza Kanununu tercüme edelim, bunun yürürlüğünü erteleyelim, ondan sonra onu uygulayalım..." Böyle bir kanaat, hem de bir baronun başkanı tarafından seslendirilebiliyor. Ne zaman; 21 inci Yüzyılın başında. Kendisini ceza kanunu yapma ehliyetinden yoksun gören bir anlayış, bana, kurtuluş mücadelesi yıllarında Atatürk'ün verdiği kurtuluş ve özgürlük mücadelesi sırasında manda zihniyetinde olanların anlayışını hatırlattı. Biz bu işi yapamayız, biz bu işi beceremeyiz, birilerinin gölgesinde, birilerinin güdümünde olayım anlayışı, kabul edilebilecek, izah edilebilecek bir anlayış değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukukçuları, hukuk fakültelerindeki akademisyenleri, Yargıtaydaki uygulayıcıları, siyasetin içerisinde bulunan aktörleri, sivil toplum örgütleri ve bu konuya kafa yoranları, Türk Ceza Kanunu yapabilecek ehliyet ve liyakate sahiptir ve Avrupa'daki muadillerinden de, ben, bilgi ve birikim bakımından, çok çok daha ileri olduğunu düşünüyorum. Türk Milletine, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve Türk hukukçularına karşı yapılmış olan bu saygısızlığı da, müsaadenizle, huzurlarınızda kınadığımı, lanetlediğimi ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, bir diğer husus, Türk Ceza Kanununun özgürlüklerle ilgili boyutuyla alakalı. Zaman zaman bu konularda konuşmalar yapılıyor; özellikle, son günlerde gündeme getirilen yerler var; ama, dikkat ederseniz, gündeme getirilen maddeleri... Kaç tane Türk Ceza Kanunu maddesi var; 346 tane. Bunların kaçı gündeme getiriliyor, kaçı üzerinde fikir beyan ediliyor; baktığınız zaman, bunların sayısı, öyle fazlaca da değil. Bir kesim iki üç madde üzerinde yoğunlaşıyor, bir başka kesim de başka maddeler üzerinde yoğunlaşıyor; ama, değerli arkadaşlarım, burada hakşinas olmak lazım, hakkı teslim etmek lazım. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 765 sayılı Türk Ceza Kanununa göre özgürlükler açısından ileri bir noktadadır, geri bir noktada değildir ve Ceza Yasasının daha başlangıcı, amaç maddesini düzenleyen 1 inci maddesi özgürlüklerle başlıyor. Orhan Bey söyledi burada, eskiden devleti koruyan, kollayan, mala insandan daha çok önem veren, önemseyen bir mantık, mantalite Türk Ceza Yasasında hâkimken, şimdi, yeni mantıkta insan öne alınmış, ondan sonra mal ve devlet onun arkası sıra konulmuş. Bu, Ceza Kanunundaki mantalite değişikliğinin, insana bakışın, ona verilen değerin somut bir göstergesidir; ama, bu konularda farklı farklı eleştiriler yapıldı ve bazıları da AK Partiyi eleştirmek sadedinde söylerken bazı ifadeler kullandılar, "özgürlükleri kısıtlayan yasalar genellikle sağ iktidarlar zamanında konulmuştur, böyle bir sonuç ortaya çıkmıştır, neden bunlar oluyor" diye söylenince, ben merak ettim, acaba bu düşünce özgürlüğüyle, ifade özgürlüğüyle alakadar Türk Ceza Kanununda yer alan maddeler ne zaman konulmuş diye. Ben, size sadece kanunların tarih ve sayılarını söylemek istiyorum, takdiri de yüksek vicdanlarınıza bırakıyorum:
11.6.1936, 3038 sayılı Kanun; 29.6.1938, 3531 sayılı Kanun; 20.9.1946, 4956 sayılı Kanun; 9.7.1953, 6123 sayılı Kanun; 20.11.1961, 121 sayılı Kanun; 6.7.1960, 15 sayılı Kanun; 5.1.1961, 235 sayılı Kanun; 28.9.1971, 1490 sayılı Kanun; 21.1.1983, 2787 sayılı Kanun.
Şimdi, bunların içerisinde kaç tane sağ iktidar var, kaç tane ararejim var, kaç tane normal rejim var, siz onları kendiniz şey yapın; ama, bir konuyu eleştirirken, bazı şeyleri söylerken, insafı elden bırakmamak lazım. Bizim yapmamız gereken bir şey var. Nedir o; bu ara dönemlerde konan maddeleri Türk Ceza Kanunundan mümkünse çıkarmak; ama, mümkün olmuyorsa da, bunları daha somut hale getirmek, bireyin temel hak ve özgürlüklerini açacak bir biçimde değerlendirmeye tabi tutmaktır.
İşte biz, Türk Ceza Kanununun değerlendirilmesi, altkomisyon, üstkomisyon çalışmaları sırasında her iki parti birlikte yaptığımız şey şu idi: İfade özgürlüğüyle alakadar, düşünce özgürlüğüyle alakadar, bunları yayma özgürlüğüyle alakadar maddelerde hangileri var ise, bunları bir bir ele aldık ve her birisini daha somut hale nasıl getiririz... İşte eski 312 nci madde, canının yanmadığı insan kalmadı. 312 nci maddenin şimdiki eşdeğeri 216 ncı madde.
Ben tekrar tekrar dikkatlerinize arz etmek istiyorum, eski 312'de halkı birbirine karşı tahrik vardı; yenisinde, halkın sosyal sınıf, din, ırk, mezhep vesaire farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer kesim aleyhine kışkırtmak, tahrik etmek hadisesi var; yani, "kesim" ile "halkı birbirine" ifadesi birbirinin aynısı mı; değil. Biz ne yaptık; kapsamı daralttık.
Eskisinde ne vardı; kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde bir ifade vardı. Kamu düzeni kavramının genişliğini, darlığını ben sizin takdirinize bırakıyorum; ama, onun devamında "tehlikeli olabilecek" ifadesi, ihtimali cezalandırıyor. Tehlike yok ortada; ama, ben zannedersem ki, böyle bir tehlike doğabilir; ben ihtimali var sayıp, ihtimali cezalandırıyorum... Öte yandan, "kin veya düşmanlığa tahrik" vardı; "kin ve düşmanlık" oldu. Peki ne oldu; iyi oldu.
Eskiden sadece birine tahrik, düşmanlık oluştururken; yeni düzenlemede, ikisinin birlikte olması suçu oluşturur hale geldi.
Peki daha ne oldu; "kamu düzeni" kavramının yerine "kamu güvenliği" geldi ve görüşmeler sırasında Yargıtayımızın bir temsilcisi "bu kamu güvenliği maddesi daha dardır, kamu düzeni geniştir; bunu neden koyma gereği duydunuz" diye ifadelerde bulundu. Kamu düzenine göre, orayı da biraz daha somutlaştırıp, daralttık.
Peki daha ne yaptık; arkasından bir şey daha koyduk, Genel Kurulda iki parti beraber "kamu güvenliği için açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması halinde" ifadesini koyduk. Şimdi, açık ve yakın tehlikenin varlığı yetmiyor, açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması lazım; onun da biraz daha somutlaşmasının aranması gerektiğini biz ortaya koyduk, onu biraz daha somutlaştırdık.
Daha ne yaptık; bakın, bu teklifle de bir düzeltme yaptık, 218 inci madde. Bu 216 ncı maddedeki suçun işlenmesi, basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, suçun belli oranda artırılacağını öngörüyordu. Onu da değiştirdik; haberleşme ve ifade özgürlüğü, eleştiri kapsamında yapılan şeylerin suç oluşturmayacağına -dikkat buyurun, ceza oluşturmayacağına, suç oluşturmayacağına dair; yanlış ifade etmeyeyim, zannedersem suç oluşturmayacağına- dair orada da bir ifade koyduk. Eskisinde ne vardı; eskisinde de, buradaki suçun basın yayın yoluyla işlenmesi halinde 311 inci maddeye göre cezanın artırılması öngörülüyordu. Biz burada da ne yaptık değerli arkadaşlar; bir iyileştirme yaptık.
Şimdi, Ceza Kanununun özgürlüklerle ilgili kısmını, bütün maddeleri tek tek ele alıp, bundan önceki Ceza Kanununda yer alan maddelerle yan yana koyup, oradaki değişmeler ile buradaki değişmelerin kapsamı ve somutlaşma şekillerini birlikte değerlendirdiğimiz takdirde ortaya şu çıkıyor: 5237 sayılı Ceza Kanunu, bazı maddeleri ceza kanunu dışına atarken, ceza kanunu dışına çıkarılamayan birkısım maddelerde suçun unsurlarını artırarak, suçun oluşmasını zorlaştırmış ve suçun kapsamını daraltmış ve cezayı artırıcı birtakım nedenleri de ortadan kaldırmak suretiyle özgürlüklerin önünü açma noktasında önemli bir mesafe kaydetmiştir.
Ancak, burada bir hususu da yüksek huzurlarınızda ifade etmek istiyorum. Siz ne kadar ceza kanunlarını özgürlükçü yazarsanız yazın, tehlike suçları dediğimiz suçlarla ilgili değerlendirmeleri de yapmak, karar vermek, gene de yargının işine düşmektedir. Zira, 216 ncı maddenin görüşmeleri sırasında değerli bir Yargıtay üyemiz "siz buraya ne yazarsanız yazın, bu maddenin uygulamasında kanun yüzde 5, uygulama yüzde 95'tir; ben, arzu ediyorum ki, siz kanunu yüzde 50 seviyesine çekin" dedi ve uygulamanın yüzde 95 olduğunu söyledi. Ben, buradan, şunu ifade etmek istiyorum: Türkiye'nin değişen konseptine, yapısına uygun bir şekilde, düşünce özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün önünü, Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı yasalarla açarken, Yargıtay da bu noktada üzerine düşeni yaptığı takdirde, ben inanıyorum ki, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanlar, bu noktada, kendilerini daha fazla demokratik, daha fazla hür bir ortamda hissedeceklerdir; bunun kazancı da hepimize olacaktır.
Totaliter ve otoriter rejimlerde kullanılan temel ifade bu noktada şu; Faruk Erem Hocamın dediğiyle, Orhan Bey de oraya atıf yaptı, ben de yapayım; der ki: "İnsanlar hür olmaya mecbur edilemez." Totaliter ve otoriter rejimlerin mantığı bu; ama, demokratik rejimlerde mantık şu: İnsan, hür olmaya mecburdur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
26 konuşma daha · 26 Mayıs 2005