Tarım sigortaları kanun tasarısı (s.s.879)
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 106. Birleşim · 3. yasama yılı · 1 Haziran 2005 · 1.518 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Birgen Keleş (CHP), 1 Haziran 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 106. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TARIM SİGORTALARI KANUN TASARISI (S.S.879)); konuşma 1.518 kelime.
Birgen Keleş (CHP, İstanbul). “Tarım sigortaları kanun tasarısı (s.s.879)”. TBMM Genel Kurulu, 106. Birleşim tutanağı, 1 Haziran 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/birgen-keles-22-2005-06-01-tarim-sigortalari-kanun-tasarisi-s-s-879 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA BİRGEN KELEŞ (İstanbul)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, konuşmakta olduğumuz Tarım Sigortaları Kanunu Tasarısının 1 inci maddesiyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi ve kendi adıma söz almış bulunuyorum ve Yüce Meclise saygılar sunuyorum.
Aslında, tarım sigortaları, Türkiye'de, özellikle planlı dönemde çok sık gündeme getirilmiş olan bir konudur; ama, ne var ki, bu konuda ciddî adımlar atılmamıştır. Tasarının genel gerekçesinde de belirtildiği gibi, 1948 yılında kabul edilen 5254 sayılı Muhtaç Çiftçilere Ödünç Tohumluk Verilmesi Hakkında Kanun 2001 yılında yürürlükten kaldırılmıştır. 1977 yılında kabul edilen 2090 sayılı Tabiî Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun da, bunun dayanağı olan fon kaldırıldığı için işlemez hale getirilmiştir. Bu konuda ayrılan kaynakların yetersizliği, bir yandan sorunların çözümünü önlerken, öte yandan da çiftçi borçlarının büyük miktarlara ulaşmasına ve büyük görev zararlarına neden olmuştur.
Değerli arkadaşlarım, aslında, özellikle 1980'den sonra tarım sektöründe gerekli adımların atıldığını söyleyemeyiz, ekonominin rekabet gücünü artıracak politikalar uygulandığını söylemek mümkün değildir ne yazık ki. Oysa, 1963 yılında Ankara Anlaşması yürürlüğe girdiği için, Türkiye'nin hem tarım hem sanayi sektörlerini çok iyi bir şekilde güçlendirmesi gerekirdi; ama, ne tarımda ne sanayide bu yönde bir anlayış hâkim olmamıştır. Yapılan en önemli hazırlık, dışticarette ve sermaye hareketlerinde, sanayide ve tarımda gereğinden fazla serbestleştirmenin kabul edilmesidir; bir de, yerli-yabancı ayırımı yapılmadan ve sektörler arasında fark gözetilmeden özelleştirmenin kabul edilmiş olmasıdır; ama, her ikisi de -takdir edersiniz ki- ekonomi hazır olmadan ve kontrolsüz bir şekilde yapıldığı zaman, yarardan çok zarar getirecek olan politikalardır; nitekim, Türkiye'de de böyle olmuştur. Özellikle 1980'den sonra, tarım sektörü açısından, ileride tam üyelikte Türkiye'yi güçlendirecek bir politika uygulandığını söylememiz mümkün değildir. Türkiye, bugün, bu nedenledir ki, büyük sorunlar yaşayan, tarım sektöründe geçimini sağlayacak kadar bir gelir temin edemeyen, Avrupa Birliğinin kırk yıldır fevkalade etkin yöntemlerle korunan tarım sektörü karşında, kendi üreticilerini korumasız bırakan, tarım sektörünü güçlendirecek olan kuruluşları ve yapılanmaları teker teker ortadan kaldıran ve uyguladığı politikalarla, eskiden verdiği destekten bile tarım sektörünü mahrum kılan ve bir üretim planlaması, ciddî bir üretim planlaması ve tarım politikası olmayan bir ülke durumundadır ve en vahim olanı da budur değerli arkadaşlarım; çünkü, bir üretim planlaması ve ciddî bir tarım politikasının olmaması sadece tam üyelikte değil, ama müzakereler aşamasında da fevkalade önem taşımaktadır. İçinde bulunduğumuz bu koşullarda, bizim, Avrupa'yla müzakere heyetinde bulunan siyasetçilerimizin ve bürokratlarımızın, bilinçli ve tutarlı bir savunma yapmaları, neyi nasıl savunacaklarını tasarlamaları ve önemli konularda direnmeleri, ne yazık ki, mümkün değildir. Bu eksiklik giderilmediği takdirde, tarım sektörüyle ilgili müzakereler, Avrupalıların kendi isteklerini ve taleplerini ileri sürdükleri ve Türkiye'nin de boyun eğdiği bir sürece dönüşebilir.
Tasarının 1 inci maddesinde, kanunun amacı, üreticilerin bu kanunda belirlenen riskler nedeniyle uğrayacağı zararların tazmin edilmesi olarak tanımlanmaktadır. Madde gerekçesinde ise, buna ilave olarak, devlet üzerindeki risklerin paylaşılmasından, devletin yükünü hafifletecek şekilde riskin başka hedeflere yönlendirilmesinden söz edilmektedir. Aslında, madde gerekçesinde yer alan devletin yükünün hafifletilmesi, tarım sigortaları için öngörülen havuz dikkate alındığında geçerli değildir; çünkü, bu havuzun kaynaklarından iki tanesi devletin prim ödemelerinden ve bütçeden yapılan aktarmalardan oluşmaktadır. Ancak, madde 18'e baktığımız zaman, bu ifade anlam kazanmaktadır; çünkü, madde 17'de, eğer sigorta yapılmamışsa, o zaman o çiftçilerin, sigorta yaptırmayan çiftçilerin 2090 sayılı Yasadan yararlanamayacağını öngörmektedir. Bu durumda, hükümetin, bu tasarıyla, doğal afetlere ilişkin yükümlülüklerinden sıyrılmak istediği söylenebilir. Aslında, 2004 yılında doğal afetlerden kaynaklanan çiftçi zararları 2 milyar Yeni Türk Lirası olduğu halde, hükümetin ayırdığı kaynak sadece 30 000 000 Yeni Türk Lirasıdır. Tasarının söz konusu 17 nci maddesi, esasen, kaynak yetersizliği gerekçesiyle kâğıt üzerinde bırakılan devletin doğal afetler karşısındaki güvencesini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Getirilen tasarıyla, 80 sonrasındaki uygulanan politikalarda zaten çok güçsüz duruma sokulan küçük çiftçiler, bu kez sigorta primi yükümlüğüyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Şimdi, burada, sigorta primi yüküne hükümetin katkı yapacağı belirtilmektedir; ancak, söz konusu katkının ne olacağı belli değildir ve bu, Bakanlar Kurulu tarafından yıllık olarak belirlenecektir, dolayısıyla büyük bir belirsizlik söz konusudur burada. Aslında, sistem malî olanakları güçlü olan şirketler için çok iyi olabilir; ama, en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz halde olan çiftçiler için kısa dönemde bir çözüm getirmeyeceği açıktır. Üstelik de, prim olmadığı takdirde doğal afetlerden korunmak için kullanılan 2090 sayılı Yasadan da yararlanılamayacağı açıkça belirtilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, bu nokta fevkalade önemlidir ve bu nokta, bir soysal devlet anlayışından geriye gidiştir; bu nokta, sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmayan bir hükümdür ve bu nokta, bir hakkın geri alınmasıdır, çiftçilerin 2090'la elde etmiş olduğu -her ne kadar uygulamada kâğıt üstünde bırakılmışsa da- bir hakkının geri alınmasıdır.
Sayın milletvekilleri, AB'nin Türkiye'ye çifte standart uyguladığı alanların başında tarım sektörü gelmektedir. Gümrük birliğinin dışında olduğu için, Türkiye, ortak tarım politikasını uygulamamaktadır; ama, ortak tarım politikasının kaynaklarından da yararlanamamaktadır. Avrupa Birliği ise, kırk yıldır kendi üreticisini desteklemektedir ve dış rekabete karşı özenle korumaktadır, sadece desteklemekle kalmamaktadır; ama, bir yandan bunu yaparken bir yandan da Türkiye'ye, IMF'nin ve Dünya Bankasının önerdiği ve uygulamalar sonucunda Türk çiftçisini Avrupa Birliğinin çiftçileri karşısında korumasız bırakan politikaları uygulamasını önermektedir.
Türkiye'de millî gelire yüzde 11,2 oranında katkı yapmaktadır tarım sektörü, buna karşılık millî gelirden aldığı pay binde 7'dir; oysa, Türkiye'nin ortak tarım politikasına, bırakınız onu rahatça uygulamak, yaklaşmak için veyahut da onun gereklerine kendisini hazırlamak için ayırması gereken pay ise yüzde 3'tür.
17 Aralık kararında, Avrupa Birliği, açıkça, Avrupa Birliği bütçesinin harcama hedeflerinin 2013 yılına kadar belli olduğunu, 2013 yılına kadar Türkiye'ye tarım sektörü için gereken 11,5 milyar euroluk bir katkının söz konusu olamayacağını açıkça bildirmiştir; ama, ne var ki, Avrupa Birliği, bu tarihten sonra da tarım sektörünü desteklemekten vazgeçme hazırlığı içerisindedir. Söylemler ve aldıkları önlemler bu doğrultudadır.
Değerli arkadaşlarım, tarım sektörü, Türkiye'de, herhangi bir sektör gibi algılanamaz, algılanmamalıdır. Nitekim, istihdama yüzde 34, gayri safî millî hâsılaya yüzde 11,2 oranında katkı yapan bir sektördür bu. Avrupa Birliğinde bu oranlar, sırasıyla yüzde 6 ve yüzde 1,8'dir. Tarım sektörünün sorunlarını çözmüş olan, altyapısını tamamlamış olan, kendi çiftçisini güçlendirmiş olan ve ürün fazlası olan -birçok üründe- Avrupa Birliği, bu destekleme kaynaklarını azaltmayı düşünebilir; ama, Türkiye için kesinlikle böyle bir şey söz konusu olmamalıdır; çünkü, Türkiye'nin, sorunları çözmek, altyapısını tamamlamak, üretimin miktarını ve kalitesini yükseltmek ve belli nitelikte ve maliyette üretim yaparak yeni pazarlara açılmak gibi çok önemli sorunları vardır.
Türkiye koşullarında, ayrıca, tarım sektörünün çok ihmal ettiğimiz bir işlevi daha vardır. Değerli arkadaşlarım, inanıyorum ki, tarım sektörü, Türkiye'de sosyal patlamaları önleyen bir sektördür ve yaşamsal önemdedir. Bu nedenle, Türkiye, en kısa sürede, tarım sektöründe kendi ulusal politikalarını belirlemeli ve Avrupa Birliğiyle olan ilişkiler, tarım sektöründeki mevcut sorunları aşmak ve üretimi ve rekabet gücünü artırmak için uygulanması gereken politikaların uygulanmasını engellememelidir.
Sayın milletvekilleri, tarım ürünlerini ve üreticilerini doğal afetlerin zararlarından ve çeşitli risklerden korumak kuşkusuz önemlidir; ama, en az onun kadar önemli olan, tarım sektörünü ve üreticileri yanlış politikaların zararlarından korumaktır. Oysa, hükümet, 80 sonrasında uygulanan politikaları aynı şekilde devam ettirmektedir. Örneğin, tarım alanındaki özelleştirmeler, bir yandan, kırsal kesimin gelirini azaltırken, öte yandan da tarım sektörüne büyük darbe vurmuştur. Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu, Yem Sanayiinin özelleştirilmeleri, Türkiye Ziraî Donatım Kurumunun işlevsiz bir hale getirilmesi, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün kaldırılması... Tarım sektörü yararına bunların sonuç verdiğini söyleyebilir misiniz?!.
Toprak Mahsulleri Ofisinin işlevinin daraltılması, TİGEM'e bağlı olan büyük çiftliklerin ve Tekelin özelleştirme kapsamına alınması, tarım sektörüne vurulan darbeyi daha da yaygın bir hale getirecektir.
Özelleştirmeler, bir yandan üretimi, öte yandan, ürünler sonucunda elde edilen geliri azaltmaktadır. Burada çok garip bir şey olmaktadır; sadece bu tarımdaki özelleştirmelerle ilgili değil.
Değerli arkadaşlarım, bu vesileyle dikkatinizi çekmek istiyorum: Özelleştirmede devlet tekelinin yerini çoğunlukla yerli veya yabancı özel tekeller almaktadır; üretici tarım kesimine karşı sorumluluk ve sosyal kaygı taşımayan ve sosyal hukuk devletini yaşama geçirmek sorumluluğunda olmayan yerli ve yabancı tekellerin eline teslim edilmektedir. Bazen de, tabiî, devlet tekellerini sakıncalı gören devlet, hükümet daha doğrusu, o nedenle de özelleştirmeyi savunduğunu ileri süren hükümet, ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi gerekli bir amaç olarak gördüğü için özelleştirmeyi, bir de bakmışsınız ki, devlet tekelini bir yabancı kamu tekeline devretmiş.
Değerli arkadaşlarım, devlet tekelinin yerine, yabancı bir özel tekelin veyahut da yabancı bir kamu tekelinin daha yararlı olacağını, Türk Halkının ve Türkiye'nin çeşitli kesimlerinin yararlarını daha iyi bir şekilde koruyacağını söyleyebilmeniz mümkün müdür?
Doğrudan gelir desteği de Türkiye koşullarında yanlış atılmış olan bir adımdır. Tarımsal sorunlarını çözmüş, altyapısını tamamlamış, tarım sektörünü geliştirme hedefi olmayan, tam tersine, ihtiyacının üzerinde bir üretim yaptığı için bunun kısıtlanmasını isteyen bir ülkede, Avrupa Birliği ülkelerinde gelir desteği eğer üretime bağlı olmadan uygulanıyorsa çok büyük sakıncalar taşımayabilir; ama, Türkiye'nin koşulları farklıdır, Türkiye, bunun tam tersini yapmalıdır, maliyeti düşürmelidir, yabancı pazarlara açılmalıdır, ürününü artırmalıdır, ürününü çeşitlendirmelidir. Türkiye'de uygulanan gelir desteği sorunları çözmemektedir bu nedenle, tam tersine, tapu sahibine verilen bir yardım niteliğindedir.
Tarımsal kredilerin çok yüksek teminatlarla verilmesi ve çok az sayıda çiftçi tarafından kullanılması da yanlış politikalardan bir kısmını oluşturmaktadır.
Tarım satış kooperatiflerinin, tarım ürünlerini işleme tesislerini özelleştirme girişimleri, üretilen ürünün önceden belirlenmiş düşük fiyatlarla sözleşmeli üreticilik adına üreticinin elinden alınması ve bu sözleşmeli üreticiliğin üretim tekniklerinin gelişmesine hiçbir katkıda bulunmaması, ayrıca, karşılıklı hak ve yükümlülükleri belirten sözleşmeler yerine sömürüye yol açan taahhütnamelerle yürütülmesi, sözleşmeli üreticilikte pazar olanaklarından koparılmış olan üreticilerin firmalara bağımlı hale getirilmesi ve firmalar tarafından, eğer, tohum, gübre ve ilaç verilmediği takdirde, üretimi sürdüremez hale gelmeleri, tarım sektöründeki diğer yanlış politikalardan bazılarıdır.
Değerli arkadaşlarım, uygulanan politikaların yanlışlığından kaynaklanan pek çok sorun vardır. Sorunları gidermek için de ne yapılması gerektiği açıktır. Eksik olan, sorunları gören, üreticilerin, meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin önerilerini dikkate alan ve gerekli adımları atan siyasî iradedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
35 konuşma daha · 1 Haziran 2005