Tarım ürünleri lisanslı depoculuk kanun tasarı (s.s. 701)
Sinop Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 57. Birleşim · 3. yasama yılı · 10 Şubat 2005 · 1.482 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Engin Altay (CHP), 10 Şubat 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 57. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TARIM ÜRÜNLERİ LİSANSLI DEPOCULUK KANUN TASARI (S.S. 701)); konuşma 1.482 kelime.
Engin Altay (CHP, Sinop). “Tarım ürünleri lisanslı depoculuk kanun tasarı (s.s. 701)”. TBMM Genel Kurulu, 57. Birleşim tutanağı, 10 Şubat 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/engin-altay-22-2005-02-10-tarim-urunleri-lisansli-depoculuk-kanun-tasari-s-s-701 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ENGİN ALTAY (Sinop)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 85 inci kuruluş yıldönümünü kutlamamıza çok az bir süre kalan Parlamentomuzun, kurulduğunda, önünde, biri acil, ikisi sürekli ve temel olan üç görev vardı. Acil görev, ülkemizin emperyalist işgalden kurtarılmasıydı. Bu, o günün şartlarında, milletimizin her ferdinin, ayrı ayrı, büyük, bireysel özverisiyle, sorumluluğuyla, gayretiyle, Büyük Önder ve Partimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde başarıldı.
Ancak, Parlamentomuzun iki temel ve sürekli işlevi vardır. Değerli arkadaşlar, bunlardan birincisi, Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası camia içerisinde en saygın noktada yer alması, mevzi tutmasıdır. İkinci temel ve sürekli görevi Parlamentomuzun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının refah düzeyinin en üst noktaya taşınması ve bu yapılırken de, hiçbir dış dayatmaya, yaptırıma boyun eğmeden, onurluca direnerek, bu temel ve sürekli görevi yerine getirmektir.
Ancak -şartları da elbette dikkate almak mümkün- bu temel ve sürekli görevlerimiz konusunda, seksenbeş yıl aradan sonra, halen, istediğimiz noktaya geldiğimizi söylemek mümkün değildir.
Lisanslı Depoculuk Kanun Tasarısı, bizim de, elbette ki, Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde uygun bulduğumuz bir kanun tasarısıdır. Ancak, bu Parlamentonun Avrupa Birliği müktesebatına yönelik kanunlar çıkarmak da temel bir işlevi ve görevi olmakla beraber, Parlamentomuzun asıl görevi, 35- 40 000 000 Türk çiftçisinin refah seviyesini, en seri, en süratli şekilde, üst noktalara, Yüce Atatürk'ün buyurduğu "çiftçi, köylü milletin efendisidir" sözünde olduğu şekilde... Bırakın efendiliği, çiftçinin efendiliğinden geçtik; ama, çiftçimizin insan gibi, insan onuruna yaraşır bir yaşam standardı sürdürmesini sağlamak da Yüce Heyetimizin, Parlamentomuzun çok aslî görevidir.
Değerli arkadaşlar, lisanslı depoculuğa karşı durmak elbette düşünülemez; ama, bu sistemin hayata geçmesi için, ülke genelinde geçerli bir ürün standardizasyonuna, homojenize edilmiş bir ürün yapısına, sağlıklı ve hijyenik depolama tesislerine, hukukî altyapıya, bilgiişlem altyapısına, ürün borsasına ve her şeyden önemlisi, düşük faizli ekonomiye gerek vardır. Üzülerek ifade etmek lazım ki, bu saydığım 8 madde Türkiye'de vücut bulmuş değildir. Bunlar vücut bulmadan buradan çıkaracağımız lisanslı depoculuk kanununun da çok işlevsel olmayacağı gayet açıktır.
Nadas dışında, 18 700 000 hektarlık işlenen arazimizin 13 900 000 hektarı hububatla ilgilidir; ancak, bunların her biri için ayrı ayrı üretim ve depolama yönetmeliklerini hazırlayamazsak... Yani, şunu söylemek istiyorum: Siz pirinci de, mercimeği de, pamuğu da aynı depoya koymak durumunda kalırsanız, başka bir faciayla da karşı karşıya kalmamız mümkündür.
Değerli arkadaşlar, neoliberal ekonomi politikaları neticesi, devletin her şeyden elini çekerek piyasalara karışmaması, bir yaşadığımız süreç, uygulanan bir süreç Türkiye'de; ancak, bir şeyin fark edilmesi lazım: Dünyanın en gelişmiş ülkesi Amerika Birleşik Devletlerinde bile, tarımla ilgili özellikle, piyasaya müdahale vardır. Dünyanın en gelişmiş ülkesinde "kamu stoku" olarak adlandırılan ürünler, stratejik ürünler, lisanslı depolarda, devletin denetiminde, gözetiminde yürümektedir. Biz ne yapıyoruz; Toprak Mahsulleri Ofisi -artık ismini yeni ilkokul çocukları falan bilmez, işlevini tamamen kaybetti; sizin iktidarınızla ilgili değil ama- önce bakliyattan elini eteğini çekti, şimdi de hububattan elini eteğini çekecek. Ancak, arkadaşlar, biz, on yıl önce, bakliyatta dünya şampiyonu bir ülkeydik; yani, ilk 3'te, ilk 4'te bir ülkeydi Türkiye; bugün ise, bakliyatımız ve hububatımız tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir.
Trenle seyahat edenler bilir, tren güzergâhlarında Toprak Mahsulleri Ofisinin siloları daha sıktır diğer yerlere göre ve orada çok güzel bir yazı vardır: "Ofis çiftçinin dostudur."
Şimdi, 4 500 000 ton kapasiteli, Toprak Mahsulleri Ofisine ait siloları ne yapacağız? Görüşmelerde -ben kaçırdıysam bilmiyorum, konuşulduysa bilmiyorum ama- bu konuda bir açıklık olduğunu da gözlemlemiş değilim. Bu ofisleri de çarpık özelleştirme mantığıyla satacak mıyız, ne olacak bu siloların durumları, bu da ayrı bir merak konusudur.
Yine bir çelişki de, sistemin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı uhdesine verilmesidir. Bu da uygulamada çok ciddî sorunlara yol açacaktır diye düşünüyoruz.
Değerli arkadaşlar, tarım konusunda bir miladımız var. Tarım konusundaki miladımız 12 Eylül 1980'dir. Ben, şimdi, muhalefet milletvekili olarak size demiyorum ki, siz tarımı bitirdiniz; ama, 12 Eylül 1980'le birlikte, Türkiye'de, bir tarım politikası hayata geçirilmiş ve bu politikayla da, Türkiye'de tarım ağır, ağır, ağır çökertilmiştir.
3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde, gerek siz gerekse biz, Türk çiftçisini şahlandıracağımızı, komadaki Türk tarımını ayağa kaldıracağımızı söyledik. Bu bir realitedir; yani, 12 Eylül 1980'den sonra başlayan süreçte, Türk tarımı, Türkiye'deki bütün sektörler içerisinde en kötü durumda olan sektör olma yolunda hızla yol almıştır. Bunu bir örneklemeyle izah etmek gerekirse, bir trafik kazası olmuş, bir şahıs yaralanmış, koma halinde serilmiş yatağa, sunî işlemlerle yaşatılmaya çalışılıyor, pansuman tedbirlerle ömrü uzatılıyor; ama, hastanın direnci her geçen gün azalıyor ve hasta ölüme doğru gidiyor. 3 Kasım 2002'de Türkiye böyle bir noktadaydı. Türk tarımı da böyle bir noktadaydı.
Siz ve biz, benzer iddialarla, niyeti aynı olan, niyeti tarımı ayağa kaldırmak olan iddialarla seçmenin huzuruna çıktık. Siz daha tumturaklı anlatmış olmalısınız ki, Türk çiftçisi size daha çok oy verdi; ama, değerli arkadaşlar, Türk çiftçisinin ve milletimizin ve sizlerin de bilmesi gerekir ki, sizin döneminizde, AKP İktidarı döneminde, Türk tarımında çok ciddî bir küçülme yaşanmıştır. Tarım Bakanımız yok, Sanayi Bakanımız burada. Eğer, Tarım Bakanımız gelip, bu kürsüden "hayır efendim, Engin Altay sen doğru söylemiyorsun, Türk tarımı dönemimizde küçülmemiştir" diyebiliyorsa, ne âlâ; ama, devletin resmî kaynakları söylüyor ki, değerli arkadaşlarım, sizin döneminizde, 2003 yılında, Türk tarımı yüzde 2,5 küçülmüştür. Hadi yeni geldik, ettik denilebilir; 2004 yılında rakamlar daha da vahimdir. 2004 yılında, 2004 yılının bir de ilk çeyreğinde, Türk tarımı yüzde 7,5 küçülmüştür.
Değerli arkadaşlar, hep söylerim, seçimle işbaşına gelinen müesseseler çaresizlik makamı değildir; seçildiyseniz çaresizlik üretemezsiniz, çözüm ve çare üretmek için seçildiniz. Efendim, imkânlar kısıtlı, şu bu deme hakkı, ne Başbakanın ne ilgili bakanların -aşağıya doğru inelim- ne belediye başkanlarının ne il genel meclisi üyelerinin böyle bir şansı ve hakkı yoktur. Burada maksadımız bağcıyı dövmek değildir, maksadımız üzüm yemektir; yani, maksadımız, beli bükülmüş, yere serilmiş, koma vaziyetteki Türk tarımını ve Türk çiftçisini ayağa kaldırmaktır. Bu yönüyle de, zaten, bu Lisanslı Depoculuk Kanunu Tasarısını biz de destekliyoruz; ama, endişelerimizi, çekincelerimizi, sıkıntılarımızı, eleştirilerimizi de yapmamızdan daha doğal bir şey olamaz.
Bakın, Dünya Ticaret Örgütü Cenevre'de bir karar almış; demiş ki: "Gelişmiş ülkelerdeki tarımsal desteği bırakalım, azaltalım, düşürelim. Bunun yerine, gelişmekte olan ülke pazarlarını Batının sanayi mamullerine açalım." Böylece, devlet, gelişmiş ülkelerde tarıma sağladığı sübvansiyonu azaltma yoluna giderken bile, oradan gelecek olumsuzluğu gidermek için de, gelişmekte olan ülkelerin pazarlarını hedef seçerek bunu yapmış. Biz ne yapıyoruz; bunlara bir nevi meydan açıyoruz.
Türkiye'nin tarım politikası çok ciddîdir; ulusal bir politikadır, ulusal olmak zorundadır ve stratejik olmak zorundadır. Tarım çok önemlidir. Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye'nin ilk onbeş yirmi yılında, biliniz ki, bu ülkeye çakılan her çivi, tarımdan elde edilen artı değerle yapılmıştır; ama, bugün tarımdan artı değer elde etmek şöyle dursun, tarım tamamıyla bir felakete dönüşmüş.
Değerli arkadaşlar, Cenevre'de alınan bu karar, bizim gibi ülkelerde zaten felç olan, komada olan tarımı tamamen bitirmeyi getirir. Bunun dışında, aksi bir gelişmenin söz konusu olması mümkün değil.
Bakın, rakamlarla da çarpıcı bir noktaya bunu getirmek mümkün. Ekilebilir tarım arazisi, Türkiye'de, tarımla uğraşan kesim baz alındığında, kişi başına 6 hektarken, Avrupa Birliği ülkelerinde 19 hektardır. Yine başka bir örnekleme yapalım. Buradan bir yere varmak istiyorum. Amerika'da nüfusun yüzde 3'ü tarımla iştigal etmektedir, Avrupa Birliği ülkelerinde bu ortalama yüzde 10'dur, Türkiye'de ise yüzde 40'tır; ama, Amerika, nüfusunun yüzde 3'ü tarım yaparken dünyanın birçok ülkesine tarımsal ürün ihraç edebiliyor, Avrupa, aynı şekilde, nüfusunun yüzde 10'u tarımla uğraşırken dünyanın birçok ülkesine tarımsal ürün ihraç edebiliyor. Şimdi Türkiye'de her şey yolundaysa, nüfusun yüzde 40'ı da tarımla uğraştığına göre, Türkiye'de tarımdan elde edilen ürün ve artı değerin, şu an üzerinde yaşadığımız dünya gibi 30 dünyayı beslemesi lazım; ama, bırakın 30 dünyayı beslemesini, Türkiye'nin 12 Eylülden önce, yani, 1980'den önce, dünyada kendi kendini besleyen -çok klasiktir, herkes bilir- 7 ülkeden biriyken, bugün 20 milyar dolarlar civarında tarım ürünü ithal eder bir ülke haline nasıl geldiğinin, nasıl getirildiğinin çok ciddî bir muhasebesinin yapılması lazım.
Çok doğal olarak, gerek Sayın Bakan ya da sizler diyebilirsiniz ki, efendim, bunlar, işte, sen de söylüyorsun; bu, 1980'de başlamış bir süreç; ee, biz ne yapalım... Hayır; yani, öyle bir şey yok. Siz yapmak zorundasınız, siz düzeltmek için, yapmak için buradasınız.
Değerli arkadaşlar, bu yönüyle, bu konuda iktidarınızın hiçbir mazereti olamaz. Milletimizden aldığınız beş yıllık yetkinin yaklaşık yarısını kullandınız; ama, yarısını kullandığınız bu süreçte, bu zaman dilimi içerisinde -tekrar altını çizerek söylüyorum- Türkiye'de yaşayan 35 000 000 çiftçimizin durumunda bir iyileşme olmamıştır. Türk tarımında sektörel bazda bir büyüme şöyle dursun, aksine, çok ciddî rakamlarda küçülme olmuştur.
Tarım nüfusunun yüzde 40 olmasını kim savunabilir; elbette doğru değildir; ama, yine döneminizde, tarım nüfusunda bir düşüş olmamıştır. Doğru öngörü, Türkiye'de, en azından, tarım nüfusunun yüzde 15'lere çekilmesidir; ama, iktidarınız döneminde, bu konuyla ilgili de çok ciddî, somut bir uygulamaya geçilememiştir.
Efendim, her köye bir ziraat mühendisi... 1 000 köye 1 000 ziraat mühendisi... Bunlar, iyi niyetli girişimler olabilir; ama, bunlar, sorun çözmekten çok, günübirlik, politik çıkar, politik artı değer elde etmeye yönelik gibi geliyor bana. Bunlar, böyle, güzel reklamlarla, broşürler bastırarak olmaz. Bu konuda çok ciddî, ama, çok ciddî bir tarım şûrası mı yapacaksınız, yoksa, Bakanlar Kurulu kapanacak üç gün, beş gün, bir hafta, Türk tarımını, Türk çiftçisini nasıl ayağa kaldırabilirizi mi konuşacak... Bunları konuşmak zorundasınız ve perişan halde olan, bitmiş halde olan, tükenmiş olan, insanî değerler bakımından, insan onuruna yakışacak normlardan çok uzak hale gelmiş Türk çiftçisine, devletin devlet olduğunu, devletin sosyal devlet olduğunu göstermek zorundasınız. Bu, iktidarın görevidir. Biz, muhalefet olarak...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
14 konuşma daha · 10 Şubat 2005