İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 35. BİRLEŞİM · SALI

Maliye bakanlığı, gelir bütçesi

Enver Öktem

İzmir Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 35. Birleşim · 2. yasama yılı · 23 Aralık 2003 · 1.198 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma

Kaynak göster

Enver Öktem (CHP), 23 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: MALİYE BAKANLIĞI, GELİR BÜTÇESİ); konuşma 1.198 kelime.

Enver Öktem (CHP, İzmir). “Maliye bakanlığı, gelir bütçesi”. TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim tutanağı, 23 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/enver-oktem-22-2003-12-23-maliye-bakanligi-gelir-butcesi (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA ENVER ÖKTEM (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; maddeleriyle bütçenin bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle, özüyle ilgili bir konuşma yapmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, hükümet ve bazı medya temsilcileri, IMF uzmanları, son bir iki yıldır ülke ekonomisinin iyiye gittiği, enflasyonun düştüğü, ekonomik büyümenin sağlandığı gibi bir yanıltıcı hava estirmeye çalışmaktadırlar. En önemli kanıtları da, enflasyon rakamlarının düşüyor olmasıdır. Ülkemiz gibi, yoksulluğun giderek arttığı, reel gelirlerin sürekli olarak gerilediği, işsizliğin ve üretimsizliğin müzminleştiği bir ülkede enflasyonun düşüyor olması ne anlam ifade etmektedir?! Enflasyon rakamlarının düşmesi neyi değiştirmiştir?! Vatandaşın enflasyonu yükselmeye devam etmektedir.

Şu gerçeği bir kez daha net olarak ifade etmek gerekir ki, böyle çarpık ekonomik koşullarda düşen enflasyon refahın değil, yoksulluğun göstergesidir. Ülkemizde ne üretimde artış vardır ne istihdamda artış vardır ne de toplam gelirde bir artış vardır. Tabiî ki, tüketimde de bir artışın olması mümkün değildir. Nüfusunun yarısından çoğunun tüketim imkânlarının kısıtlandığı bir ülkede, elbette, enflasyonun da düşüyor gibi görünmesi gayet normaldir. Devlet İstatistik Enstitüsü araştırmalarına göre, Türkiye'de, 2002 yılında 80 milyar dolarlık tüketim harcaması yapılmıştır. Türkiye'nin 200 küsur milyar dolarlık bir hâsılası varken, tüketime gitmeyen gelirler nereye gitmiştir? Yatırıma mı; hayır, tabiî ki, borca ve faize.

Son yirmi yıldaki borç yükümüzün ederi 1 trilyon dolardır. 1992'de 100 birimlik millî gelirden faizciye düşen pay 2,8 idi, şimdi, bu oran 30'lara dayanmıştır. Ciddî bir üretim artışının olmadığı ülkemizde bu ne anlama gelmektedir; vatandaşın, dar gelirlinin, ücretlinin ve üreticinin reel geliri, satın alma gücü faizci ve rantiyecinin lehine sürekli olarak daraltılmaktadır; vatandaşın tüketim olanakları kısıtlanmaktadır. Bütçe, bu tüketim olanaklarını daha da kısıtlayıcı bir özellik taşımaktadır. Zaten, kısıtlı olan bütçeden borç, faiz ödemelerine ayrılan pay yüzde 40'lara ulaşırken, yatırımlara yüzde 4,7; sosyal güvenliğe yüzde 9,9 pay ayrılmıştır.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde tüketim harcamalarındaki dengesizlik de ayrı bir sosyal çarpıklığı göstermektedir. Ülkemizde 15 000 000'a yakın insanın günlük 1 dolar gelirle yaşadığını söylemiştik. Aslında, nüfusun yüzde 5'lik kısmı dışında normal bir yaşam süren yoktur. Bu çarpıklık devletin yapmış olduğu araştırmada bile ortaya çıkmıştır. Çarpıklığın örnekleri çok. Türkiye'de ailelerin eğitim için harcamaları 1,6 katrilyon liradır. Bunun yüzde 73'ünü nüfusun en zengin olarak nitelendirilen yüzde 20'lik kısmı harcıyor. Yine, ülkemizdeki eğlence ve kültür harcamalarının toplam ederi 2 katrilyon 978 trilyon liradır. Bunun 2 katrilyon 233 trilyonluk kısmını da, bu yüzde 20'lik en zengin kesim tüketiyor.

Aslında, bu en zengin yüzde 20'lik kesim de yanlış ifade edilmiştir. Zira, Devlet İstatistik Enstitüsü araştırmalarında 900 000 000 lira aylık geliri olanlar da en zengin kategorisine yerleştirilerek gelir dağılımı araştırması yapılmıştır. Halbuki, yoksulluk sınırının bile 1 500 000 000'a dayandığı ülkemizde, bu ölçümün hiçde sağlıklı olmadığı açıktır. Demek ki, bu en zengin kesim de, en fazla yüzde 5'tir. Yani, ülkemizde, sadece bu yüzde 5'lik kaymak kesim harcayabiliyor, eğitilebiliyor, eğlenebiliyor; kısacası, tüketebiliyor. Tüketim harcamalarının yüzde 45'ini en zengin yüzde 20 yapıyor, bunun da çoğunu en zengin yüzde 5'in yaptığı açıktır. Demek ki, zenginler bile fakirleştirilmiştir, yoksullar ise âdeta ölüme terk edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, şimdi sormak lazım. İşsizliğin azalmadığını biliyoruz. Reel ücretlerin düştüğünü biliyoruz. Tarımsal üretimin kapasitesinin düşürüldüğünü biliyoruz. Yoksulluğun arttığını, nüfusun yüzde 95'inin tüketim olanaklarının kısıtlandığını biliyoruz. Ülkenin tam bir borç-faiz sarmalı altında olduğunu da biliyoruz. Böyle bir tabloda, hangi ekonomik iyileşmeden bahsedebiliriz? Enflasyonun düşmesi ne anlam taşır; enflasyonun düşmesi, ekonomik iyileşmenin değil, yoksulluğun göstergesi değil midir?

Ekonomik büyüme yaşandığı söyleniyor. Bu nasıl büyümedir ki, işsizlik hâlâ devam ediyor, vatandaşın gelirleri artmıyor. TÜSİAD bile "büyüyoruz; ama, işsizlik azalmıyor" diye açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Sormak lazım; kimler büyüyor, kimler büyütülüyor?

Ülkemizde 5 000 000'u aşkın asgarî ücretli var. Şimdilerde, asgarî ücret tespit edilmeye çalışılıyor. Başbakanın vicdanı biraz sızlamış olacak ki, açlık sınırın 500 000 000 lira olduğu bir ülkede, 226 000 000 lirayla yaşama mücadelesi veren milyonlarca insana, yerel seçimler öncesinde, ilk defa göz kırpıyor ve asgarî ücretin insanî bir değere yükseltilmesini öneriyor; nereye; net 350 000 000 - 400 000 000 liraya. Yani, Başbakan, asgarî ücretliye, aç olarak yaşasınlar; ama, ölmesinler demek istiyor. Bu kadar vicdanlı bir Başbakanımız var!

Asgarî ücretle çalışan bir kişi, 1 kilogram kıyma alabilmek için 8 saat 43 dakika çalışıyor; bir kilogram peynir için 6 saat 13 dakika çalışıyor. Sayın Başbakanın da çok çalıştığını biliyoruz. Eğer halkın sorunlarını biraz olsun anlamak istiyorsa, bir ay asgarî ücretli gibi yaşamasını ayrıca öneriyorum, çalışmanın, alınterinin karşılığının ne demek olduğunu, açlığın, yoksulluğun ne demek olduğunu anlasın; hiç olmazsa, ibadet için bunu yapsın, büyük sevaba girer.

Değerli milletvekilleri, ülkemizdeki yoksulluk gerçeğinin boyutları, artık, Dünya Bankası, IMF, uluslararası finans kuruluşlarından ülkemizdeki işveren ve iktidar çevrelerine kadar, şimdiye değin, bu konuya soğuk bakan kesimleri bile tedirgin eder hale gelmiştir. Herkesin bildiği gibi, Dünya Bankası, ülkemize, yoksullukla mücadele kredileri vermektedir. Siyasî iktidar ise, yoksullara yardım projeleri başlatmak zorunda kalmıştır; ama, hiçbir kesim, bu yoksulluğa neden olan sistemi sorgulamayı aklına getirmemektedir. Bu yoksullaşmaya hangi uygulamaların neden olduğunu, hangi siyasî, ekonomik sistemin böyle bir çarpıklığı doğurduğunu sorgulamamaktadır.

Ülkemizde yoksulluk kavramı, medyanın da yönlendirmesiyle, yanlış bir algılama biçimine dönüştürülmüştür. Yoksulluk olgusu, deprem, sel felaketi, erozyon vesaire gibi, sanki doğal ve kaçınılmaz bir gerçekmiş gibi algılanmaktadır. Aslında, ülkemizdeki son deprem felaketinden sonra doğal sanılan olayların bile, nasıl bir beşerî gerçekliğe dayandığını, insan ve sistem sorununun dışında algılanamayacağını net bir şekilde gördükten sonra, tam anlamıyla bir beşerî, iktisadî sistem çarpıklığından kaynaklanan yoksulluğun, sanki, ilahî takdir, kader vesaire gibi algılanması, yoksulluğu sürekli hale getirme düşüncesinden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Şu bilinmelidir ki, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği, bir ideolojik sistem ve ideolojik tercih sonucunu ortaya çıkarmıştır. Temelinde baskı, sömürü ve hegemonya vardır. Bu temel gerçeği dikkate almadan yapılacak bütün yoksullukla mücadele stratejileri, ya antibiyotik etkisi yapar, ağrıyı geçici olarak dindirir ya da şimdiki hükümetin yaptığı gibi, yoksullara yardımı, sadaka verme şeklinde algılayarak sadece vicdanlarını tatmin eder.

Halbuki yoksullara yapılacak tek yardım, yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Bu da, ekonomik bir sistem sorunudur. Üretim ve bölüşüm ilişkilerinin yeniden tanımlanması ve sistematize edilmesini gerekli kılmaktadır. Önce yoksulluğun nedenlerini tespit etmek ve bunu yaparken de sadece ulusal ölçekte kalmamak, küresel nedenlerini de düşünmek gerekmektedir. Artık şu bir gerçektir ki, ülkemizin de entegre olmaya çalıştığı küresel kapitalist sistem, sürekli yoksulluk üretmektedir. Dünyadaki ve ülkemizdeki büyük ekonomik krizlerin, IMF'yle stand-by anlaşması yapıldığı dönemlere denk gelmesi tesadüf değildir. Çözüm, kendi özkaynaklarımıza dayalı, üretimi ve tüketici gelirlerini artırıcı, istihdam yaratıcı, kalkınmacı ve ulusal iktisat modelinin hayata geçirilmesinde yatmaktadır. Buna rağmen hükümet, yoksulluğa neden olan ekonomik modeli değiştirmek şöyle dursun, en radikal bir biçimde devam ettirmeye çalışmaktadır. Yoksullukla mücadeleyi de, yoksullara yardım şeklinde gevşek tutmakta ve olaya, iktisadî planlamayla, sosyal bilinçle değil, acıma duygusuyla yaklaşarak, sorunun asıl kaynağını görmezden gelmektedir. Yoksullara yardım hükümetin değil, gönüllü kuruluşların görevidir. Hükümetin görevi yoksulluğu doğuran ekonomik nedenleri sorgulamak ve değiştirmektir. Bunun dışındaki bütün tedbirler, sadaka vermekten öteye bir anlam taşımaz ve sadece vicdanları rahatlatır.

Değerli milletvekilleri, şu bilinmelidir ki, ekonominin iyileşmesi tüketicinin alım gücünün iyileşmesiyle mümkündür. Üretim ve istihdam satın alma gücünü artırır, satın alma gücü arttıkça da üretim ve istihdam artar. Demek ki, çözüm, faizci, rantiyeci, spekülatif ekonomik modelden üretim ekonomisine geçmekle mümkündür. Enflasyon, ancak böyle bir ekonomik yapıda düşürse anlam kazanır. Yoksulluk, kader değildir; doğal felaket de değildir. Yoksulluk, insan ürünüdür, sistem ürünüdür; çözüm de, rantiyecilere, faizcilere, sömürücü sermayeye, IMF'ye değil, insana, insanımıza odaklanarak mümkündür.

Bu bütçe, işçiyi, köylüyü, memuru, üreticiyi dışlamaktadır; bu bütçe, yaşayan insanı dışlamaktadır. Bu bütçe, sadece ve sadece IMF'nin borç senedidir, küresel sermayenin tahsil cetvelidir ve AKP'nin vaat ekonomisinin günah defteridir. Sebep olanları, önce, halka, sonra Allah'a havale ediyorum.

Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

39 konuşma daha · 23 Aralık 2003

39 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook