2003 mali yılı bütçesinin tümü üzerinde son konuşmalar
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 58. Birleşim · 1. yasama yılı · 29 Mart 2003 · 2.091 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Kemal Derviş (CHP), 29 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 58. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2003 MALİ YILI BÜTÇESİNİN TÜMÜ ÜZERİNDE SON KONUŞMALAR); konuşma 2.091 kelime.
Kemal Derviş (CHP, İstanbul). “2003 mali yılı bütçesinin tümü üzerinde son konuşmalar”. TBMM Genel Kurulu, 58. Birleşim tutanağı, 29 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/kemal-dervis-22-2003-03-29-2003-mali-yili-butcesinin-tumu-uzerinde-son-konusmalar (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA KEMAL DERVİŞ (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yıllardır, Türk ekonomisini, hep birlikte yaşıyoruz, izliyoruz. Türkiye müthiş bir potansiyele sahip bir ülke; bunu hiçbir zaman unutmayalım. İnsanımız güçlü, coğrafyamız uygun, suyumuz, toprağımız var, doğal kaynaklarımız yeterli...
Bazı iyi dönemlerimiz oldu, 1960'lı yıllarda, ondan sonra 1980'lerin ortalarında Türkiye hızla büyüdü. Ancak, özellikle, son onbeş yıllık dönemde büyümemiz çok yetersiz kaldı. İtalya, Yunanistan, İspanya, Macaristan gibi Akdeniz ve Doğu Avrupa ülkeleriyle aramızdaki mesafe, maalesef, arttı. Onların insanları refaha ulaşıyor, bizim insanımız iş bulmakta ve ailesine mutlu bir yaşam sağlamakta zorlanıyor. Bütçeyi tartışırken, ekonomik büyümeyi ve hepimizin geleceğini tartışıyoruz.
Hatırlarsınız, iki yıl önce 13 Martta, ülkemizin çok zor bir anında Hazineden sorumlu Devlet Bakanlığına geldim. Şubat sonunda faizler yüzde 1 000'in üstüne çıkmıştı; Hazine bir ay için bile borçlanmakta zorlanıyordu; ekonomi tamamen durmuştu, enflasyon bir tek ayda yüzde 15'i bulmuştu ve devlet maaşlarını ödeyememekten, bankacılar da vatandaşa mevduatlarını verememekten korkuyordu.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, sanıyorum, hepimizin öncelikli görevi, el ele verip, ülkemizin bir daha böyle bir duruma düşmesini önlemektir. (Alkışlar)
Hep birlikte mücadele ettik, millet olarak çaba gösterdik, ağır bedeller ödedik; ama, Türkiye'yi uçurumdan koruduk ve iyileşmenin temellerini atabildik.
2002 yılı sonbaharındaki seçimler ve seçimle ilgili belirsizliklere rağmen, 2002 yılı krizden çıkış ve makro dengelerin yeniden tesis olduğu yıl olmuştur; ama, elbette, bu dengelerin tesisi, vatandaşın yaşamına henüz yansımamıştı.
2002 yılının sonunda yeni iktidarın devraldığı Türk ekonomisinin durumunu rakamlarla kısaca hatırlayalım: Onbeş yıldır ortalama yüzde 70'e yakın seyretmiş olan enflasyon oranı, 2002 yılında yüzde 30'a düşmüştü; performans, hedeften biraz daha iyi olmuştu. Aynı zamanda, 2001 çöküşünden sonra, ekonomi yeniden büyümeye başlamıştı -elimizde henüz kesin veriler yok; ama, herhalde 2002 yılı büyüme hızı, yüzde 6'nın biraz üstünde gerçekleşmiş olacaktır- hem büyüme artıyor, hem enflasyon düşüyordu. Dünya piyasalarında Türkiye yeniden saygınlık kazanmıştı ve bütün ekonomik dertlerimizin esas kaynağı olan borç- millî gelir oranı hızla düşmeye başlamıştı. Kriz ve bankaların çöküşü yüzünden 2001 yılında yüzde 97'ye kadar çıkmış olan kamu borcunun millî gelire oranı, 2002'nin sonunda yüzde 81'e kadar düştü; yani, yüzde 97'den yüzde 81'e; 16 puanlık çok önemli bir düşüş.
Değerli milletvekilleri, bu oran çok önemli. Bu oranın her yıl en az 5-6 puan düşmesi gerekiyor. Türkiye ancak borcunu böyle azaltarak büyüyebilir, istihdam yaratabilir ve insanlarımıza refah sağlayabilir. Aynı zamanda, Türkiye, ancak aşırı borçtan kurtularak uluslararası ilişkilerde de gücünü gösterebilir. 2002 yılında bu borç yükünü azaltabildik; ancak, ne yazık ki, 2003 yılının ilk üç ayında borç-gelir oranı yeniden tırmanmaya başlamıştır ve mart sonu itibariyle büyük ihtimalle yeniden birkaç puan yükselmiş olabilir. Rakamlar kesin olarak elimizde değil; ama, benim tahminin yüzde 81'den yüzde 87-88'e kadar yeniden çıkmıştır.
Enflasyon cephesinde de maalesef gerileme başlamıştır. Henüz mart rakamlarını bilmiyoruz; ancak, TEFE'de, bütün 2003 yılı için, hükümetin, bence, yanlış olarak belirlediği tavanın yarısına yılın ilk çeyreğinde ulaşmış olacağız. Çok üzülerek ifade ediyorum; 2002'deki başarının tersine, 2003 yılı enflasyon hedefinin tutması mümkün değil demeyeyim; ama, çok zor olacaktır.
Şimdi, burada bir parantez açıp enflasyon hedefi konusunda sizinle çok önemli bir noktayı paylaşmak istiyorum. 2002 yılının başlarında, hatta 2001'in sonunda, IMF heyetiyle müzakerede, onlar 2002 yılı için enflasyon hedefinin yüzde 20 olması gerektiğini savunuyorlardı, biz ise, o zamanın ekonomi yönetimi olarak, yüzde 20'yi gerçekleştiremeyiz, bizim, mutlaka gerçekleştirebileceğimiz bir hedefi seçmemiz gerekir ve bizim hedefimiz yüzde 35 olmalıdır görüşünü savunduk. Uzun tartışmalar oldu IMF heyetiyle; fakat, sonunda onlar bizim hedefimizi, tabiî, kabul etmek durumunda kaldılar. Kendi hedefimizi kendimiz koyduk; yani, IMF'nin istediği hedefi seçmedik, yüzde 35 hedefini koyduk ve Türkiye olarak yüzde 35 hedefini de tutturduk. Bunun altını çiziyorum; çünkü, hedefleri gerçekçi seçip ondan sonra yerine getirmekte büyük yarar var.
Türkiye, maalesef, enflasyon ve birçok diğer konuda, yirmi yıl, hep, yılbaşında, tutturulamayacak, gerçekçi olmayan hedefleri seçip ondan sonra yıl sonunda olmadı demek durumunda kaldı. Bunun, tabiî, piyasalardaki güvene, vatandaşımızın ekonomi yönetimine olan güvenine büyük zararı oldu. Onun için, benim görüşüm, her zaman gerçekçi bir hedef seçelim; iddialı olsun; ama, çok da iddialı olmasın; ondan sonra bu hedefi tutturalım. Bu konuda, 2003 yılı için, bence, bir hata yapılmıştır; TEFE'de yüzde 17, TÜFE'de yüzde 20'yi tutturmak son derece güç olacaktır. Maalesef, yıl sonunda, yine, bu hedef tutmadı demek durumunda kalma tehlikemiz var; bunu çok üzülerek belirtiyorum. Diğer konularda bari böyle bir hatayı yeniden yapmayalım.
Bazı temel gerçekleri tekrarlamakta yarar var. Faiz ve borç yükünü düşürmeden, Türkiye büyüyemez; faizlerin düşmesi için de temel koşul, olmazsa olmaz koşul, güven ve tutarlılıktır. Hedefler gerçekçi biçimde belirlenmeli ve ondan sonra tutturulmalıdır. Enflasyon hedefini TEFE'de yüzde 17 olarak seçip, ondan sonra yüzde 27 olarak gerçekleştirmek; yani, hedefi yüzde 60 oranında aşmak olmaz. Hiç yeni vergi koymayacağız deyip, yeni vergi koymak güven vermez. Hiç değilse ilk başta bir miktar yeni vergi gerekebilir deseydik daha doğru olurdu.
Değerli arkadaşlar, borç yükünü azaltmamız için, yüzde 6,5'lik faizdışı fazlayı gerçekleştirmek zorundayız. Cumhuriyet Halk Partisi seçim bildirgesinde, bunu açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Yani, seçime girerken, Cumhuriyet Halk Partisi, maalesef, yüzde 6,5 faizdışı fazlayı gerekli görüyoruz dedi, bunu açıkça belirtti. Bu konuda, maalesef, kasım ve aralık aylarında karışıklık oldu ve şüpheler uyandı. Hükümetin, o dönemin hükümetinin bazı bakanları, AKP hükümetinin bazı bakanları "6,5'i tutturmasak da olur" söylemine girdiler; sanıyorum, bu, piyasalara güven vermedi. Tam ne oldu bilemiyorum; tabiî, hükümetin içinde değiliz; fakat, benim tahminim -belki yanılıyorum- Irak'la ilgili çok önemli bir Amerikan yardımının gelebileceğini belki düşünerek, o yardım sayesinde maliye politikasını gevşetebiliriz; 6,5 yerine 5 veya 4,5'lik bir faizdışı fazla yeter diye düşünmüş olabilir bazı arkadaşlar. Bu konuda, sanıyorum, çok dikkatli olmak lazım. Özellikle, ikili ilişkiler çerçevesinde bir yabancı ülkeden -herhangi bir yabancı ülkeden; Amerika olsun, Almanya olsun, Japonya olsun- bir ikili ilişki içinde hibeye güvenerek hareket etmek, dışpolitikayı ve bütün bağımsız çıkarlarımızın desteğinde olması gereken bütün politikamızı her zaman tehlikeye sokar.
Benim tavsiyem, hiçbir zaman ikili hibeye güvenmemektir. Kendi ayağımızın üzerinde duralım, biraz zorlanalım; ama, ikili ilişkiler içinde bir hibe arayışında bulunmayalım.
Bugün, AKP, 6,5'lik faizdışı fazlanın gerekli ve yararlı bir hedef olduğunu kabul etmiştir ve bu kararlılıkta ekonomi yönetimini desteklemek, ekonomiden anlayan her arkadaşımızın bence görevidir.
Değerli arkadaşlarım, yüzde 6'nın üstünde bir faizdışı fazla gerçekleştirmek zordur, zor olmaya devam edecektir. Burada bir şeyi ekleyeyim, o konuda da emin değilim; ama, IMF'den veya başka yerden yüzde 6,5'in de üstünde bir istek gelebilir. Bence, 6,5'in üstüne gidemeyiz; yani, 6,5 son noktadır, öyle 7-7,5-8 gibi bir faizdışı fazlayı ülkenin kaldıracak gücü yoktur; onun da bilincinde olalım. 6,5'e karar verelim ve ondan sonra bu 6,5'i gerçekleştirelim derim.
Yapısal yenileme konusunda çok şeyler yapıldı ve şunu söyleyeyim; 6,5'lik faizdışı fazlayı tutturmanın da tek yolu, her alanda yapısal reformları gerçekleştirmektir. Yapısal yenileme, Hazine, Merkez Bankası ve BDDK'nın çabalarıyla finans sektöründe büyük ölçüde gerçekleşti. Kamu bankalarımız artık, zarar etmiyor, boşalmış birçok özel banka sistemden çıkarılmıştır, vatandaşın mevduatı tam bir güven altındadır. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, güçlü ve bağımsız bir Merkez Bankamız vardır. Bütün bunlar, son haftaların olağanüstü olaylarına rağmen, Türkiye'yi ayakta tutmuştur ve korumuştur.
Bu olumlu gelişmelere rağmen sosyal güvenlik, sağlık, enerji, tarım gibi alanlarda eski anlayışı yenilemek ve çağdaş bir düzen getirmek, rant ve israf alışkanlıklarını yenmek, partizan politikayı kamu yönetimi sanan davranışlardan kurtulmak, maalesef, son iki yılda mümkün olmamıştır. Bugün, Türkiye'nin önündeki en büyük sorun, borcun sürdürülebilirliği değil, o da bir sorun; ama, bence en büyük sorun, sosyal sürdürülebilirliktir. Bıçak kemiğe dayanmıştır; Türkiye'yi, sosyal patlamadan, hepimizin el ele verip korumamız lazım.
Maliye politikasında başarı, artık, ekvergilerle veya zaten yetersiz olan sosyal harcamaları daha da kısarak sağlanamaz. Sosyal sigorta primlerini, vergi oranlarını artırmak değil, zaman içinde mutlaka düşürmek gerekiyor. Sosyal alanda da, özellikle eğitim harcamalarını çok önemli ölçüde artırmamız gerekiyor.
Maliye politikasını, vatandaş ve iş sahası açacak özel girişimcinin üstünde, taşınamayacak kadar ağır bir yük olmaktan çıkarmamız gerekli. Daha fazla yük, hem ekonomiyi çökertir hem de tamiri güç sosyal yaralar açar.
Peki, bu noktada şu soruyu sormak, tabiî, herkesin hakkı: Hem faizdışı fazlayı tutturacağız hem borcumuzu azaltacağız hem de vatandaşın üstündeki vergi yükünü hafifleteceğiz; bu, mümkün mü? Değerli milletvekilleri, bu, hem mümkün hem de zorunludur. Nasıl olabilir; yapısal reformlarımızı hızla ve eşgüdüm içinde hayata geçirerek olabilir; iç ve dışpolitikada tutarlı, her zaman güven veren bir söylem ve çizgiyle olabilir; günü kurtaran önlemlerle değil, uzun vadeli bir stratejiyi uygulayarak bunlar sağlanabilir.
Toplum olarak, köşeyi dönme sevdasından vazgeçip, sabırla ve inatla uzun vadeli işler yapmak kararlılığını göstermeliyiz. Koalisyonlar devrinde bu reformlar konusunda bu kararlılık gösterilemedi, -koalisyonlar devri dediğim zaman, aslında, bütün 1990'lı yılları kastediyorum, sadece, son 57 nci Hükümet dönemini değil- uzun vadeli düşünülemedi, ekonomi tek elden yönetilemedi, eşgüdüm sağlanamadı ve maalesef, çok gerilerde kaldık. Bugün, iktidarın elinde, tam bir çoğunluk; dolayısıyla, köklü bir dönüşümü gerçekleştirecek araçlar var. Bu fırsatı kullanırsa, hepimiz kazanırız; çünkü, Türkiye kazanır, Türkiye güçlenir.
Bu reformlar konusunda, tabiî zaman dar fakat, birkaç örnek vermek istiyorum:
Sosyal güvenlik sistemiyle başlayalım. SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur tek çatı altında toplanmalı; sistem, sadece sigortacılık yapan, idarî ve malî açıdan özerk, çağdaş yönetim anlayışı içinde çalışan bir örgütlenmeye kavuşturulmalıdır. Sosyal devletin görevi, hizmetin vatandaşa verilebilmesi için gerekli sigorta kaynağını oluşturmaktır; hizmeti, güzel bir yarışma ortamı içinde, özel sektör de verebilir.
Yatak kapasitesinin yarısını bile kullanamayan nice devlet hastanesi var. Sağlık malzemeleri ve araçlarının alımındaki israfı, vergi ödeyen vatandaş gazetelerden takip ediyor; bunu önleyen bir yapıya şiddetle ihtiyacımız var.
İşverenler, vergi, SSK ve Bağ-Kur beyannamelerini tek bir belge olarak verebilmeli; vergi ve sigorta primleri, Maliye Bakanlığı tarafından toplanmalıdır. Sigorta primleri, beş yıllık bir süre içinde her yıl 3 puan düşürülmeli; aynı zamanda, prim yükü hakça paylaşılmalıdır.
Enerji sektöründe de çok köklü bir dönüşüme ihtiyaç var. Kayıp ve kaçaklar, çağdaş herhangi bir ülkenin çok üstündedir. Bakanlıklararası eşgüdüm eksikliğinden sorunlar çözülemiyor, kararlar verilemiyor, yatırımlar yapılamıyor; kararsızlığın bedelini de, Türk vatandaşı ve Türk sanayicisi ödüyor.
Tarımsal kalkınmayı ve dönüşümü destekleyecek kaynağın hedefe uygun biçimde kullanılması, yaşamsal önem taşımaktadır; tarım, hâlâ, en önemli sektörümüzdür. Tarım reformunu destekleyen, üreticiye yönelen bir doğrudan gelir desteği politikası uygulanmalıdır. Geçmişte büyük ekonomik israfa yol açan yanlış politikalar yerine, verimliliği ve dışpazar koşullarını gözeten bir destek politikasının etkinlik kazanması şarttır. Bunun için, 2003 yılı bütçesinden, kanımca, en az 1,5 katrilyonluk eködemenin yapılması gerekiyor; bu bile yetersiz; ama, en azından bunu sağlamamız gerekiyor; yoksa, tarımdaki, çiftçiye söz verdiğimiz dönüşümü yapmamız mümkün olmayacaktır. Bu ödemeler, elbette, amaca uygun biçimde düzenlenen üretici belgelerine dayanarak yapılmalıdır. Üreticilerin ürettikleri ürün ve bunların satışına ilişkin bilgilerin yer alacağı üretici defteri sistemine geçilerek, yeni bir düzen oluşturulmalıdır. Tarım Bakanlığının çok geniş bir teşkilatı vardır. Bu teşkilatı verimli ve akıllıca kullanabilirsek, tarıma gereken desteğin verilebilmesi için altyapı mevcuttur.
Genel olarak, kamuda yönetim ve kaynak kullanma modeline de değinmek istiyorum. Kamu işletmelerinde oluşan zararları yok etmenin tek yolu zam değildir. Zam, bazen gereklidir; ama, son çare olmalıdır. Zararları, çoğu kez yeniden yapılanmayla, daha etkin bir yönetimle önlemek mümkündür; ancak, bunun geçerli olması için, kamu yönetiminde, partizanlık yerine bilginin ve deneyimin egemen olması gerekecektir. Kamu yönetimini bir siyasal kadrolaşma fırsatı olarak gören anlayış, Türkiye'yi, 2001 yılında iflasın eşiğine getirmiştir; sorunun esas kaynağı budur. AKP iktidarı, atamalarda partizanca davranırsa, bilgi yerine yandaşlığı önemserse, başarılı olamayacaktır; bedelini de, vatandaş ödeyecektir. Yok, bu hatayı yapmaz, çağdaş bir yaklaşım içinde hareket ederse, bilgiye ve ehliyete dayanan atamaları yaparsa, bunu, destekler ve alkışlarız. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bilişim ve iletişim teknolojileri, kamu yönetiminin her kademesinde benimsenmelidir. Diğer ülkelerin deneyimlerine baktığınız zaman, e-devlet doğrultusunda dönüşümlerle, kamu hizmetlerinde ciddî boyutta kaynak tasarrufu ve etkinlik artışı sağlanabildiğini görüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, yapısal reformları artık bekletemeyiz. Güven ortamını bir an önce sağlamamız gerekiyor. Türkiye'nin, ne yeni bir krize tahammülü vardır ne de ekonomimizi sürüncemede bırakabiliriz. 2 000 000 insan işsiz; buna, en az o kadar da eksik istihdam koşullarında çalışan insanları eklememiz gerekiyor ve bunun üstünde de, her yıl, 500 000'e yakın genç yetişip, işgücümüze katılıyor. Hepimizi endişeye sevk eden işsizlik sorununu mutlaka çözmemiz lazım ve bunun da tek yolu, Türkiye'nin bir yatırım patlamasına tanık olmasıdır, bir yatırım patlamasını gerçekleştirmesidir. Böyle bir yatırım patlamasını, Avrupa Birliğine giriş sürecinde birçok Akdeniz veya Doğu Avrupa ülkesi başarmıştır; biz de başarmalıyız ve başarabiliriz.
Bütün zorluklara rağmen, 2010 yılında Avrupa Birliğine tam üye olmayı ulusal hedef seçip, sivil-asker, işçi-sanayici, esnaf, memur, çiftçi, hepimiz buna odaklanmalıyız. Coğrafyamız, tarihimiz, dünyanın gidişatı, ekonomimizin ihtiyaçları bunu emrediyor. Türkiye korkularını aşar, Atatürk'ün özgüvenini yeniden hissedebilirse bunu başaracaktır.
Gerçekten, önümüzdeki çok ciddî engelleri aşmamız lazım; gençlerimizin iş bulabilmesi için bunu başarmalıyız. Emeklilere geçinebilecek düzeyde maaş ödeyebilmemizin tek şartı budur, bu yatırım patlamasını mutlaka gerçekleştirmemiz gerekiyor. Ulusal savunma ihtiyaçlarımızı karşılamamız için de bunu başarmalıyız. 21 inci Yüzyılda gerçek milliyetçilik, böyle bir yatırım patlamasını başarmaktan geçiyor.
Cumhuriyet Halk Partisi, bütçeye ret oyu verecektir muhalefet olarak. Son dört ayda sergilenen tutarsızlıkları, çelişkili davranışları, partizanlık özlemlerini yadırgıyoruz; ancak, dört ay kısa bir süre, hükümetin elinde önemli bir fırsat, önemli bir şans var. Türkiye'nin sorunlarını hep birlikte çözmeliyiz. Özellikle, yanı başımızdaki savaşın -önümüzdeki aylarda, biraz uzayacağına dair çok gösterge var- yaratacağı ek sorunları da göğüslememiz gerekiyor ve bunu, ancak beraber göğüsleyebiliriz. Ulusal dayanışma bu dönemde özel bir önem taşımaktadır. Mecliste de bu dayanışma içinde çalışacağımızı umuyorum ve dikkatli biçimde bunu gerçekleştirmemiz gerekiyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
17 konuşma daha · 29 Mart 2003