Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununa bir ek madde eklenmesi (s.s.179)
Erzurum Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 99. Birleşim · 1. yasama yılı · 26 Haziran 2003 · 1.129 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Muzaffer Gülyurt (AK Parti), 26 Haziran 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 99. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNA BİR EK MADDE EKLENMESİ (S.S.179)); konuşma 1.129 kelime.
Muzaffer Gülyurt (AK Parti, Erzurum). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununa bir ek madde eklenmesi (s.s.179)”. TBMM Genel Kurulu, 99. Birleşim tutanağı, 26 Haziran 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/muzaffer-gulyurt-22-2003-06-26-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununa-bir-ek-madde-eklenmesi-s-s (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
MUZAFFER GÜLYURT (Erzurum)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
179 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununa Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili olarak şahsım adına söz almış bulunuyorum.
Değerli milletvekilleri, bildiğiniz gibi, Anayasamızın 130 uncu maddesinin birinci fıkrasında üniversitelerimizin kanunla kurulabileceği belirtilmiştir. Ayrıca, özel üniversitelere yasak getirilerek, kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla vakıf üniversitelerinin de kurulabileceği karar altına alınmış bulunmaktadır. Bu nedenle, bugün görüşmekte olduğumuz bu yasa tasarısıyla, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin vakıf olarak kuracağı bu üniversitenin ülkemize çok faydalı olacağını ve hayırlı hizmetler yapacağını ümit ederek, kendilerini tebrik ediyorum.
Şu anda, ülkemizde, 23 tanesi vakıf üniversitesi, 53 tanesi de devlet üniversitesi olmak üzere 76 üniversitemiz bulunmaktadır. Bu üniversitelerde eğitim-öğretim kalitesi, biraz önce Grubumuz adına konuşan, açıklama yapan arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, ne yazık ki, gittikçe düşmektedir. Bu kaliteyi artırmanın yolu, bu üniversitelerle beraber vakıf üniversitelerinin sayısının artırılması ve buradaki eğitim-öğretim kalitesini artıracak olan öğretim üyesinin de kalitesinin artırılmasıdır.
Üniversitelerimizdeki kaynak tamamen devlet tarafından karşılanmaktadır. Ancak, bu kaynaklar, özellikle taşra üniversitelerinde, personel gideri, yakıt gideri ve bina gideri gibi giderlere ayrılmakta, eğitim-öğretimin yanında, araştırmaya yönelik olarak ayrılan pay ise çok düşük oranda tutulmaktadır. Halbuki, bugün, üniversitelerdeki birinci maksat, sadece eğitim-öğretim değil, aynı zamanda, bilimsel araştırma yapmak, sanayiyle işbirliği yaparak ülkemizin gelişimine katkıda bulunmak ve bilimsel olarak ülkemize yön vermektir. Ne yazık ki, üniversitelerimiz bunu yapmakta yeterli değildir. Benim tabirim yanlış anlaşılmasın; ama, bir yüksek lise pozisyonunda, sadece liselerde verilen eğitime benzer bir eğitim sürdürülmektedir. Onun için, araştırma projelerinin desteklenmesi gerekir. Bu açıdan baktığınız zaman, bütçesini tamamen kendisinin karşılayacağı vakıf üniversitelerinin desteklenmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu üniversitelerin, sadece ülkemizin büyük illerinde değil, taşrada da kurulmasının ve taşradaki illerimize de yayılmasının gerekliliğini burada ifade etmek istiyorum.
Zaman zaman, çeşitli illerimizde üniversite açılması konusunda kanun teklifleri veriliyor. Aslında, elbette ki, gönlümüz, bütün illerimizde bir üniversite olmasını arzu eder, olmalıdır da; ancak, bir üniversitenin -biraz önceki konuşmacılar da ifade ettiler- kurulması, onun devam ettirilmesi, geliştirilmesi oldukça zor bir olaydır. Ben de, üniversiteden gelen bir öğretim elemanı olarak şunu ifade etmek istiyorum ki, politik amaçlarla, popülist düşüncelerle üniversiteler açılmamalı. Üniversite, eğitim-öğretim kurumlarıyla, laboratuvarıyla, klinikleriyle, hatta, sosyal tesisleri, kütüphanesi, spor alanlarıyla âdeta bir bütündür, bir külliyedir. O nedenle, sadece bir bina bularak, onun içerisine de öğrencileri alarak üniversite yapamazsınız.
Bugün üniversitelere -yine, biraz önce konuşan arkadaşlarımız ifade ettiler- hoca olarak kabul edilen ve öğretim görevlisi kadrosuna atananlar, çoğunlukla, kariyer sahibi olmayan, liselerdeki öğretmenlerdir. Bu da eğitimin kalitesini düşürmektedir. Onun için, öğretim üyesi yetiştirilmesine son derece önem verilmesi gerekir.
Öğretim üyesi, yüksek lisans programları ve arkasından da doçentlik ve profesörlük aşamalarından sonra ortaya çıkar. İşte bu amaçla baktığımız zaman, araştırma görevlisi alımında ve bunların yetiştirilmesinde üniversitelerimize büyük görevler düşer. Biraz önce, değerli konuşmacı arkadaşlarımız, 8 000 öğretim üyesi açığını ifade ettiler. Doğrudur; ama, biz şunu da biliyoruz: Yurtdışına doktora yapmak üzere gönderilen ve geleceğin öğretim üyesi olarak ülkemizde hizmet verecek olan birçok insanın, ne yazık ki, bazı bahanelerle, doktoraları yarıda bıraktırılmış ve bunlar yurt dışından geri çağrılmışlardır. Çok başarılı eğitim-öğretim görmelerine rağmen, oradaki hocalarından çok olumlu raporlar getirmiş olmalarına rağmen, çeşitli bahanelerle, YÖK bunlara engel olmuş ve bu insanları yurt dışından yurt içine çağırarak, gelişmelerine ve öğretim üyesi olmalarına engel olmuşlardır. Biz, bu zihniyetle öğretim üyesi sayısını nasıl artıracağız?.. 8 000 öğretim üyesi açığımızı, bu zihniyetle, nasıl kapatacağız?.. Onun için, Yükseköğretim Yasasının yeniden ele alınarak, yeniden yapılandırılması gerektiği kanaatimi ben de burada vurgulamak istiyorum. Aslında, Millî Eğitim Bakanımızı, bu konudaki yaptığı çalışmalarından dolayı kutluyorum. Yakında, ümit ediyorum ki, Meclisimize ve komisyonlarımıza gelecek -biraz önceki konuşmacı arkadaşımızın ifade ettiği gibi- o zaman, kanun üzerinde hepimiz görüşlerimizi daha çok beyan etme şansını bulmuş olacağız.
Bugün, üniversitelerimizde yapılan araştırmalar, doktora tezleri, doçentlik tezleri veya yayınlarımız, ne yazık ki, sadece, kâğıt üzerinde kalmakta ve üniversitelerimizin raflarını doldurmaktadır. Halbuki, bu çalışmaların sanayi işbirliği içerisinde olması gerekir. Üniversite-sanayi işbirliği geliştirme merkezlerinin birçok üniversitede olduğunu biliyorum; ama, tamamında yoktur; bunun kurulması lazım ve yapılan bilimsel araştırmaların, projelerin sanayi tarafından desteklenmesi ve ona göre uygulanması gerekir. Aksi takdirde, sadece, bilimsel bir çalışma yapılmış olur ve bunun neticesi olarak da, bizim sanayimize veya ülkemizdeki diğer ticarî alanlarımıza yansımamış olur.
Bunun dışında, bir şeyi daha vurgulamak istiyorum. Meslek eğitimi alan, meslek liselerinde okuyan çocuklarımızın üniversiteye kabulü konusunda biraz önce değerli hocamın ifade ettiği konulara katılmıyorum. Ben, bu konuda söylediklerinden dolayı üzüntü duyuyorum. Meslek lisesi mezunu olan çocuklar da bizim çocuklarımız; ama, üniversiteye girişte, eşit şartlarda kendileri üniversiteye alınmıyorlar. Onların puanları hesaplanırken katsayıları düşük olarak hesaplanıyor. Dolayısıyla, bu çocuklar, normal liseden mezun olan çocuklarla aynı şekilde, aynı haklara sahip olarak üniversiteye giremiyorlar. Onun için, meslek lisesi mensuplarının da meslek sahibi olması, aynı zamanda kariyer sahibi olmaları elbette ki gerekir. Biz, meslek lisesi deyince, sadece imam-hatipleri anlamayalım. İmam-hatipler meslek liselerinin sadece yüzde 15'ini teşkil ediyor. Sadece buna dikkati çekerek bunu vurgulamaya çalışmamız yanlış olur; ama, bugün, mühendislerin de yetiştiği meslek liseleri var, bugün sağlık elemanlarının da yetiştiği meslek liseleri var. Bu insanlar üniversitede okumasınlar mı, bu insanlar üniversitede kariyer yapmasınlar mı?! Onun için, bu insanların mutlaka önlerinin açılması gerekir ve eşit şartlarda bunların da üniversiteye girmelerinin sağlanması gerekir diye düşünüyorum.
Değerli milletvekilleri, üniversite eğitiminde, öğretim üyesinin kalitesinin de... Son cümle olarak bunu ifade etmek istiyorum. Buraya gelmeden önce, bir üniversite mensubu olarak, üniversite öğretim üyesi olarak benim gördüğüm şey şuydu: Ne yazık ki, devlet üniversitelerimizde öğretim üyelerimiz bir emekli hayatı yaşamaktadır. Bu insanların çoğunun araştırma-geliştirmeyi merak etmeyip, tamamen maaşını alıp, üniversitede haftada 1 saat, belki bazılarının ayda 1 saat derse girerek sürelerini geçirdiğini biliyoruz. Bunun için yapılacak şey, üniversite yasasında bir değişiklik yapılarak, gelişime, projeye yönelik çalışmaları olmayan öğretim üyelerinin üniversite içerisinde daha fazla korunmaması gerekir. Yurt dışında bunun örnekleri var. Biz Amerika'yı yeniden keşfedecek değiliz. Yurt dışında, proje üretmeyen, proje getirmeyen bir öğretim üyesinin görevine son verilir. Bizde öyle değil. Üniversiteye bir sefer bir insan girdi mi, 67 yaşının son dakikasına kadar üniversiteden kimse onu atamaz. Ben bunu söylerken, öğretim üyeleri üniversiteden ayrılsın, atılsın demiyorum; ama, bunların, çağımızın gereklerine uygun olarak bilimsel çalışma yapmaları, kendilerinden sonra gelecek insanların önünü açmaları, onları yetiştirmeleri gerektiği kanaatindeyim. Ne yazık ki, üzülerek ifade edeyim, birçok üniversitemizde öğretim üyelerinin durumu budur. Bir de, öğretim üyelerinin dağılımına baktığımız zaman, batı üniversitelerimizde veya büyük illerimizde bir ana bilim dalında yüzlerce öğretim üyesi varken, taşra üniversitelerinde öğretim üyesi bulamıyorsunuz. Öyle öğretim üyeleri var ki, kendi çalıştığı kurumda ana bilim dalındaki asistanını tanımıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN- Buyurun, konuşmanızı tamamlar mısınız.
MUZAFFER GÜLYURT (Devamla)- Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Birçok öğretim üyesi fakülteye dahi adım atmıyor. Biz bunları biliyoruz, bunlar bir gerçektir; ama, bunların çözülmesi lazım. Öğretim üyelerimizin gerçekten aktif hale getirilmesi gerekir. Ben, yükseköğretim yasasında yapılacak olan yeniden yapılandırma kapsamı içerisinde, bunun da gözönüne alınmasının gerektiği kanaatindeyim.
Şahsım adına söz almış bulunduğum bu yasa tasarısıyla ilgili olarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin ekonomi ve teknoloji üniversitesi kurmasından dolayı, kendilerini kutladığımı ve şahsım adına destekleyeceğimi ifade ediyorum; hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
15 konuşma daha · 26 Haziran 2003