15.05.2002 tarihli ve 4756 sayılı kanunun geçici 1 inci maddesinin değiştirilmesi (s.s. 226)
Kocaeli Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 109. Birleşim · 1. yasama yılı · 22 Temmuz 2003 · 1.864 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Nihat Ergün (AK Parti), 22 Temmuz 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 15.05.2002 TARİHLİ VE 4756 SAYILI KANUNUN GEÇİCİ 1 İNCİ MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ (S.S. 226)); konuşma 1.864 kelime.
Nihat Ergün (AK Parti, Kocaeli). “15.05.2002 tarihli ve 4756 sayılı kanunun geçici 1 inci maddesinin değiştirilmesi (s.s. 226)”. TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim tutanağı, 22 Temmuz 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nihat-ergun-22-2003-07-22-15-05-2002-tarihli-ve-4756-sayili-kanunun-gecici-1-inci-maddesinin-deg (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA NİHAT ERGÜN (Kocaeli)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 226 sıra sayılı, 4756 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinde değişiklik yapan kanun tasarısının geneli hakkında AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlarım.
Değerli arkadaşlar, bugün tartıştığımız konu, aslında, yasaların yorumundan doğan farklılıkların, uygulama ve kararlara yansıması meselesidir. Burada, açıkça, bir yasanın farklı yorumlanmasının uygulamaya, kararlara yansımasını görüyoruz ve onu tartışıyoruz.
Değerli arkadaşlar, elbette, yasaların birtakım şekil şartları yerine getirilerek uygulanması gerekiyor; ancak, bir de, yasaların ruhundan söz etmek lazım. Yasaların ruhu ile yasaların şekil şartları arasında, mutlaka bir uyum tesis edilmesi gerekiyor; işte, tam bu uyumun tesis edilmesi sırasında yorum farkları karşımıza çıkıyor. Elbette, daha evvel de bir konuşmamda ifade etmiştim, yasaların meşruiyeti, sadece Parlamentodaki yasama prosedürlerini yerine getirerek sağlanamaz. Yasaların meşruiyetinin sağlanmasının, hukuka uygunluk olduğunu biliyoruz. Hukuk dediğimiz şey, hakların çoğuludur; haklar dediğimiz şey, bugün, insan hakları dediğimiz şeydir; altına imza koyduğumuz, kabul ettiğimiz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesidir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir ve bu kapsamda gelişen ve bizim de onayladığımız, kabul ettiğimiz birçok uluslararası sözleşmedir. O nedenle, bütün yasalar, sadece yasa olmak yönüyle değil, insan hak ve özgürlüklerini koruyup geliştirmesi yönüyle de ele alınmalıdırlar ve dünyada alınmaktadırlar. Onların meşruiyetini sağlayan, onlara uygulama kabiliyeti kazandıran en önemli unsur da, insan hak ve özgürlükleri meselesidir.
Değerli arkadaşlar, bu girişten sonra, bu yasanın 1 inci maddesindeki değişiklikle yapılmak istenen şeyi, dört başlık altında ifade etmek istiyorum. Bu değişiklikle, hükümetin amacı ve yorumu nedir; Sayın Cumhurbaşkanımızın TRT Genel Müdürünün atanmasıyla ilgili kararnameyi geri çevirmesiyle ilgili yorumu nedir; bu yasa Anayasa Komisyonunda görüşülürken muhalefet partimizin yorumu ve değerlendirmesi ne olmuştur; bir de, TRT Genel Müdürlüğü meselesinde, RTÜK meselesinde bazı gayriresmî yorumların çerçevesine değinmek istiyorum.
Hükümet, açıkça, bu yasayla bir boşluğu, TRT Genel Müdürünün istifasıyla ortaya çıkmış olan bir boşluğu, yasaya da uygun, kanunun ruhuna da uygun bir şekilde doldurmak istemektedir.
Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi, 4756 Sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesinin yürütmesini durdurdu. Geçici 4 üncü madde, yeni Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun oluşum şartlarını, şekillerini, seçim esaslarını düzenliyordu; dolayısıyla, bunun yürütmesinin durdurulmasıyla, yeni Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun oluşumu gerçekleşememiş oldu. Ancak, yasama organı, o gün, bunu düşünürken, 1 inci maddeyle, yeni Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun süresi dolmak üzere olan TRT Genel Müdürünü de atamasını arzu ediyordu. Ancak, yürütmeyi durdurma meselesinden önce, Sayın Cumhurbaşkanı, kanunu, bir daha görüşülmesi için Parlamentoya geri gönderdiğinde, TRT Genel Müdürünün süresi doldu ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, adaylar arasından yeni TRT Genel Müdürü adaylarını belirledi, Bakanlar Kurulunun TRT Genel Müdürü atamasını, Sayın Cumhurbaşkanı onaylamış oldu. Böylece, aslında, bu kanunun geçici 1 inci maddesine, yasama organının arzu ettiği istikamette gerek kalmamış oldu; çünkü, yasama organı, yeni Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun bu atamayı yapmasını arzu ediyordu; ancak, bu, başka türlü gerçekleşince, yasa tekrar Parlamentoda görüşülürken, Cumhurbaşkanına yeni bir veto gerekçesi doğmasın diye, geçici 1 inci maddeye de hiç dokunulmaksızın, bu yasa, tekrar, Köşk'e aynen geri gönderildi ve ondan sonra da, biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi, geçici 4 üncü maddenin yürürlüğünün durdurulması kararını verdi. Şimdi, burada, böyle bir tablo var. Bu tabloyu hükümetin yorumlaması: Mevcut kanunla, mevcut Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, TRT Genel Müdürü ataması dışındaki bütün yetkilerini kullanabilmektedir. Yasama organı, TRT Genel Müdürünün atanması işlemleri dışındaki bütün yetkilerini kullanmasını murat ettiği bir Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun, sadece TRT Genel Müdürünü atayamamak gibi bir pozisyonunu murat etmiş olamaz. Hükümet de bunu bu şekilde yorumlamakta ve bu geçici 1 inci maddenin bu hükmüne gerek kalmadığını düşünerek bir işlem yapmıştır; nihayetinde, bu işlem, Sayın Cumhurbaşkanımızca, az sonra arz edeceğim gerekçelere dayalı olarak geri gönderilmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanımız, kendi görüşlerinde, geri gönderme gerekçesinde şunları ifade ediyor: "Görüldüğü gibi, 4756 sayılı Yasayla, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun oluşumunu yeniden düzenleyen yasa koyucu, bu yasanın geçici 1 inci maddesiyle de, görevde bulunan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunun yeni genel müdürü adaylarını seçmesini önlemiştir." Bu, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu kanunu yorumlayış şekli.
"Bir başka anlatımla, 4756 sayılı Yasanın geçici 1 inci maddesine göre, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunun yeni genel müdürü adaylarının, ancak yeni Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca seçilmesi olanaklıdır. Geçici 1 inci maddeyle, yeni Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna tanınan aday belirleme yetkisinin, 4756 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği gün görevde bulunan ve bu görevini sürdürmekte olan Genel Müdürün yerine yapılacak seçimi kapsamasının yanında, Genel Müdürlüğün, istifa ya da ölüm gibi nedenlerle boşalması üzerine yapılacak seçimi de evleviyetle içerdiğinde kuşkuya yer yoktur." Sayın Cumhurbaşkanımız, olayın gelişimini, bu şekilde yorumluyor.
"Bu durum karşısında, 4756 sayılı Yasanın yürürlüğünden sonra yenilenemeyen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü için aday belirleme yetkisinin bulunmadığından, Üst Kurulca gösterilen adaylar arasından Bakanlar Kurulunca atama yapılması da yasaya uygun düşmemektedir." Bu da, Sayın Cumhurbaşkanımızın yorumu.
Şimdi, değerli muhalefet partimizin, komisyondaki muhalefet şerhinde olaya bakışına geliyoruz. Komisyonda, muhalefet şerhinde, sayın muhalefet milletvekilleri, evvela bir hukuka aykırılık durumunun olduğunu ifade ediyorlar. Arkasından, bu hukuka aykırılık durumunun giderilmesi için, kapsamlı bir RTÜK Yasası değişikliğinin bakanlıkça hazırlandığını, bu değişikliğin beklenilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Üst Kurulun oluşumuna ilişkin esaslarla ilgili tartışmanın -az önce Sayın Sözcünün de ifade ettiği gibi- bu Kurulun seçeceği TRT Genel Müdürünü de tartışılır hale getireceğini ifade ediyorlar ve TRT Genel Müdürünün seçimi konusunda, RTÜK'ün yetkilendirilmesinin, hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağını ifade ediyorlar.
Değerli arkadaşlar, bu yorumlara katılmak, biraz önce de söylediğim nedenlerle mümkün değil. Kaldı ki, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, TRT Genel Müdürü seçimi dışında, çok daha ağır nitelikli yetkileri kullanmaktadır; ekran karartabilme yetkisini kullanmaktadır, yayıncılık ilke ve esaslarına aykırı hareket eden radyo ve televizyonların kapatılması yetkisini kullanabilmektedir, aynı zamanda, bunların mahkemece mallarının müsadere edilebilmesiyle alakalı işlemleri yapabilmektedir; ama, TRT Genel Müdürünün atanmasıyla ilgili süreci devam ettirememektedir. Bunun, bu yasanın ruhuyla bağdaşır bir yönünün olmadığını görüyoruz. Yasanın bizatihi ruhu -belki şekli bunu ifade etmiyor, ama- mevcut Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin ve Bakanlar Kurulunun, yeni bir TRT Genel Müdürünün atanmasına imkân verdiğini çok açık bir şekilde bize göstermektedir.
Değerli arkadaşlar, bunlar, resmî nitelikteki yorumlar; Sayın Hükümetimizin resmî yorumu, Sayın Cumhurbaşkanımızın resmî gerekçesi ve muhalefet sözcülerimizin resmî yorumları. Bir de, bunların dışında, gayriresmî nitelikte yorumlar var; gerek TRT Genel Müdürünün atanması olayına gerek atanan kişilere ve diğer hususlara dair gayriresmî görüşler var.
Gayriresmî görüşler, kurallardan çok, yasalardan çok, aslında iki şeye dayanıyor: Bunlardan bir tanesi, kişilere dayanıyor, kişilerin eleştirisine dayanıyor; ikincisi, her yapılan işlemde, eylemde, atamada bir arka plan arayışına dayanıyor. Onun için, bunlar, gayriresmî arayışlardır. Kişilere yönelik değerlendirmelerde, çoğu zaman, ne yazık ki, insan hakları ihlalleri çok ağır bir şekilde hissediliyor. O göreve atanan insanların kişilik haklarına, gayriresmî birtakım yerlerde ve çevrelerde çok açık tecavüzler yapılıyor.
Değerli arkadaşlar, hiç kimsenin, atamalar nedeniyle, atanan kişilerin kişilik haklarına tecavüz etmek gibi bir hakkı olamaz, bunu tasvip etmemiz mümkün olamaz. Bunun yanında, bir arka plan arayışına yöneliniyor. Acaba, niye şu atanmak isteniyor; acaba, niye bu atanıyor; niye o değil de bu...
Değerli arkadaşlar, böyle bir yaklaşımı tasvip etmek kesinlikle mümkün değil. Bakınız, muhalefetin, eleştirilerin bir sınırı olmalıdır, bir limiti olmalıdır. Bunların etkili ve yararlı olması isteniyorsa, eleştirilerin ve muhalefetin, kim yaparsa yapsın... Ben, muhalefet partimizin, gerçekten, şu andaki muhalefeti, Sayın Şimşek'in muhalefetini daha çok kurallara dayalı bir muhalefet olarak gördüm; yani, kişilere, kişilik haklarına yönelen bir tecavüz, açıkçası, o muhalefette görmedim; ama, genel anlamda ifade ettiğimizde, muhalefetin etkili ve yararlı olabilmesi isteniyorsa, bir defa, söylenenin doğru olması lazım. Bazen sadece söylenenin doğru olması da yetmiyor, doğruyu doğru bir kişinin söylemesi lazım. Sadece doğru bir kişinin söylemesi de yetmiyor. Doğrunun doğru bir şekilde söylenmesi lazım. Doğrular, doğru kişiler tarafından ve doğru bir şekilde söylenmezse o zaman etkisini kaybeder. Doğrunun içini boşaltmış oluruz. Bu nedenle, bu konulardaki eleştirilerin doğru olması, doğru kişilerce yapılması ve doğru bir şekilde yapılmasına, gerçekten, özen gösterilmesi gerekiyor; asla, kişilerin hak ve özgürlüklerine, kişilik haklarına tecavüz niteliği taşımaması gerekiyor.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin)Sayın Sözcü, bu eğri kişi kim; kim eğri? Kim eğriymiş, öğrenelim.
NİHAT ERGÜN (Devamla)Kimse eğri değil efendim.
Değerli arkadaşlar, eleştirilerin bu sınırlarda olması, arka plan arayışlarında ise, asla, bir ülkenin millî ve manevî değerlerinin tahribine yönelinmemesi gerekmektedir. Bazen, bu millî ve manevî değerlerin tahribine yönelen yaklaşımlar da görüyoruz. Bazı atamalarla ilgili ya görevden almayla ilgili değerlendirme yapılıyor: "Atatürkçü, cumhuriyetçi, laikliğin yegâne savunucusu adamları görevden alıyorsunuz." Ya da atananla ilgili: "Efendim, vaktiyle bu adam filan filan yerlerde görülmüş, onun için bizce mahzurlu bir nitelik taşımaktadır..." Hani hukukîlik, hukukîlik nerede?! Hangi raporlara dayalı bir atama mekanizması işletilecektir? Sayın Cumhurbaşkanı, geçen hükümetin, birtakım istihbarat raporlarına dayalı, memurların memuriyetten tasfiyesine yönelik kararnamelerini hangi gerekçeyle geri çevirmiştir; hukukîlik içermediği gerekçesiyle geri çevirmiştir. Bırakın hukuk devleti anlayışını, kanun devleti anlayışını bile, uymayacağı gerekçesiyle geri çevirmiştir. Böyle bir yaklaşım içerisindeyken, atanan insanlarla ilgili, bir ülkenin millî şahsiyetlerini, manevî değerlerini tahrip edecek bir yaklaşımla hareket edemeyiz. Hiçbir ülkede iktidar mücadelesi, koltuğunu koruma, statüsünü koruma, mevcut yapıdan çıkarlarını koruma adına, bir ulusun ulusal önderi, bir cumhuriyetin kurucusu, bizim ülkemizdeki kadar tahripkâr bir nitelikte ele alınmamıştır arkadaşlar. Başka ülkeler bunu yapmıyorlar. Bizim ülkemizde, ne yazık ki, bizim ülkemizin ulusal önderi, cumhuriyetimizin kurucusu, ne yazık ki, Atatürkçü geçinen bazı tipler, Atatürkçü geçinmekten geçinen bazı tipler tarafından alabildiğine istismar edilmekte ve hoyratça kullanılmaktadır. Bunun önüne hep beraber geçmemiz lazım. Bunun önüne hep beraber geçemediğimiz zaman, insanların böyle yaklaşımlarla bir yere varmasının mümkün olmadığını göremeyiz değerli arkadaşlarım.
Kıymetli arkadaşlar, sözlerimin sonuna doğru geliyorum. Bu arka plan arayışlarının içerisinde, bakıyoruz, Atatürk ilke ve devrimleri, cumhuriyetçilik... Cumhuriyetçiliğin tarihsel süreç içerisinde olması kaçınılmaz bir hadise olduğunu görmüyor muyuz bu ülkede?! Bu ülkede adım adım mutlak monarşiden meşrutiyete, meşrutiyetten cumhuriyete doğru geçişin tarihsel sürecini göremiyor muyuz?! Tam o tarihsel süreçte olacaklar olmuş, olması lazım gelen olmuş ve cumhuriyet ilan edilmiştir.
Değerli arkadaşlar, cumhuriyet ilan edildiğinden beri Türkiye'de saltanatı ihya etmek üzere bir ciddî siyasî hareket nüfuz etmiş midir Türk toplumuna, görülmüş müdür?! Türk toplumu, cumhuriyeti, ta ciğerinden özümsemiştir. Böyle bir özümsemenin olduğu bir toplumda, birtakım atamalardan dolayı cumhuriyete yönelik tehditlerden söz etmenin ne kadar yanlış olduğunu görmek gerekiyor. Halkçılığın, artık, bugün çoğulcu demokrasi anlamına geldiğini, katılımcı demokrasi, özgürlükçü demokrasi anlamına geldiğini bilmeyen, düşünmeyen insan olabilir mi?! Laikliğin, devletin herhangi bir dinin egemenliği altına girmemesi lazım geldiği ya da dinler karşısında yansız durması lazım geldiği konusunda ciddî bir ihtilaf var mı bir toplumda?! Herhangi bir din adına ihdas edilecek bir devlet otoritesinin, aslında, totaliter bir rejime dönüşeceğini ve böylece dindar insanları bile baskı altına alacağını görmeyen var mı?! Laiklik konusunda, bu toplum, tam, büyük çaplı bir mutabakat halindedir. Bunlarla alakalı bu toplumun bir sorunu yoktur. Artık, devletçiliği, sosyalist devlet, sanayiin, ticaretin devlet tarafından yapıldığı bir devlet olarak anlayabilir miyiz?! Anlasak anlasak, sosyal devlet olarak anlamak durumundayız. Milliyetçiliği, etnik milliyetçilik, ırka dayalı milliyetçilik olarak anlayabilir miyiz?! Milliyetçilik, Atatürk Milliyetçiliği, bugün itibariyle, yüksek vatanseverlik duygularına sahip olmaktır, vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletine bağlı bulunmaktır. Böyle anlamak mecburiyetimiz var. Eğer, etnik milliyetçilik, ırka dayalı milliyetçilik olarak anlarsak, bu devrimleri tahrip etmiş oluruz arkadaşlar. Atatürk ilkelerinin en önemlilerinden bir tanesi olan devrimciliği; yani, bu ilkelerin çağdaş dünyada kalıcı hale gelmesi için, çağdaş dünyanın koşullarıyla entegre olması ihtiyacını ve gerçeğini görmezden gelebilir miyiz? Bunları görmezden gelirsek, devrimciliğin, sanki bir Bolşevik devrimi yapmak gibi, sanki gelenekleri yıkıp atmak gibi bir yaklaşımla ele alınması halinde, bu toplumda sosyal barış temin edilebilir mi, tesis edilebilir mi değerli arkadaşlar?! Onun için, genel bir mutabakatın olduğu bunlar da, bu toplumun millî hassasiyetleridir. Bu hassasiyetler üzerinde, hiçbirimizin, siyasî ikbal uğruna, mevcut statüleri korumak, mevcut çıkarları korumak uğruna, keyfî bir şekilde oynama hakkımızın olmadığını, açıkçası, düşünüyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
37 konuşma daha · 22 Temmuz 2003