İl özel idareleri kanunu tasarısı ile içişleri avrupa birliği uyum ve plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.583)
Genel Kurul, 105. Birleşim · 2. yasama yılı · 23 Haziran 2004 · 2.405 kelime · yaklaşık 12 dakikalık okuma
Kaynak göster
Oğuz Oyan (CHP), 23 Haziran 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 105. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: İL ÖZEL İDARELERİ KANUNU TASARISI İLE İÇİŞLERİ AVRUPA BİRLİĞİ UYUM VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.S.583)); konuşma 2.405 kelime.
Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “İl özel idareleri kanunu tasarısı ile içişleri avrupa birliği uyum ve plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.583)”. TBMM Genel Kurulu, 105. Birleşim tutanağı, 23 Haziran 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2004-06-23-il-ozel-idareleri-kanunu-tasarisi-ile-icisleri-avrupa-birligi-uyum-ve (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, burada, birkaç ay önce gündemimize gelen Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısıyla çerçevesi çizilmeye çalışılan bir sürecin en önemli halkasını tartışmak üzere toplandık. İl Özel İdareleri Yasası Tasarısı, Çerçeve Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısıyla getirilmek istenilen düzenlemenin merkezinde yer almaktadır. Dolayısıyla, burada, bugün, bu, il özel idareleriyle ilgili yapacağımız tartışma, daha sonra belediyeler ve büyükşehir belediyeleriyle ilgili veya mahallî idare birlikleriyle ilgili tartışmalara da ışık tutacaktır. Bu nedenle, bir kere, bu tartışmaları bütünden koparmamak şart. Yani, öncelikle Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısında getirilmek istenilen yeni anlayışı -ki, bunu, burada uzun uzun tartışmıştık- bu tasarı açısından da geçerli saymak gerekir; yani, burada, zamandan tasarruf etmek için, oraya esas itibariyle bir gönderme yapıyorum, birkaç hatırlatma da yapacağım. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısıyla ilgili olarak burada yaptığımız eleştiriler, değerlendirmeler, dikkat çekmeler geçerliliğini korumaktadır ve bu tasarılarla bunların ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bir kere, bugün huzurumuza gelen, önümüzdeki süreçte de gelecek olan, diğer, yerel yönetimlerle ilgili yasa tasarıları, kamu hizmeti kavramını esas itibariyle yok eden, bunu, aşındırmanın ötesinde yok eden bir anlayış taşımaktadır. Bu getirilen mekanizmalar ya da öngörülmeyen mekanizmalar aracılığıyla "kamu parası" ve "kamu denetimi" kavramları esas itibariyle sistemimizin dışına itilmektedir.
Bakınız, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısıyla ilgili bizim temel eleştirimiz şuydu: O, henüz çıkmamış, geçici maddesinde dondurulmuş olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının -kısaca bu, başlığı değişti ama, herkes böyle biliyor- 7 nci maddesinde merkezî iktidarın görev alanları tek tek sayılmış ve 10 maddede toplanmıştı. Geride ne kalırsa, kime ait olacaktı -sonradan değiştirildi; ama, bugün tekrar önümüze çıkıyor- il özel idarelerine ait olacaktı.
Bakınız, bu merkezî idarenin görevlerini saymak demek, onu sınırlamak demektir -10 değil, 20, 30 saysanız da sınırlarsınız, ama 10- ve bu 10 görev alanıyla sayıp sınırladığınız zaman şunu yapmış oluyorsunuz, sonuç şu oluyor: Merkezî idareyi Anayasanın öngördüğü biçimde genel yetkili idare olmaktan çıkarıyorsunuz, özel yetkili idare durumuna getiriyorsunuz; yani, sayılmış alanlar içinde hareket edebilen özel yetkili bir idare. Oysa, Anayasanın öngördüğü bu değil, tam tersine, kamu merkezî idaresi genel yetkili idaredir. Şimdi, burada, genel yetkili idare kimi yapıyoruz; yerel yönetimleri; ama, özellikle de il özel idaresini. Bunun Anayasaya aykırı olduğu bilindiği için, bizim bu konuda uyarılarımız da bilindiği için, Anayasanın 126 ve 127 nci maddelerindeki merkezî idare ve yerel idare kavramlarına aykırı düşmemek için, bazı değişiklikler yapılmak istenildi. Yani, süreç içerisinde, buradaki komisyonlar süreci içerisinde, ilk taslaklardan itibaren tasarı oluşumuna geçilirken, anayasal engele takılmamak için, belediyelerle ilgili kanun tasarısında ve İl Özel İdareleri Kanunu Tasarısında bunların görev alanları sayıldı, geniş bir ölçekte sayıldı; ama, bu yetmedi; yani, Anayasanın bu konuda öngördüğü kamu yönetimi düzenine aykırılık ortadan kalkmadı; yani, merkezî idare, özel yetkili durumuna düşürüldü.
Zaten, tasarılarda şu söyleniyor -hem bunda hem de önümüzdeki süreçte gelecek belediyelerle ilgili kanun tasarısında- deniliyor ki, başka kamu kurum ve kuruluşlarına verilmeyen mahallî müşterek nitelikteki her türlü görev belediyelere veya il özel idarelerine bırakılmıştır. Dolayısıyla, burada, öylesine geniş bir yetki devri var ki, Anayasanın öngördüğü mahallî müşterek ihtiyaçların karşılanmasının çok ötesine giden, mahallî müşterek ihtiyaç kapsamı içine giremeyecek olan çok sayıda ulusal ölçekli hizmetler de yerel yönetimlerin hizmet alanına girivermekte; dolayısıyla, bu kamu hizmetlerinin yapılması, yapılabilmesi, daha baştan, imkân dahilinde olmaktan çıkmaktadır ve bazılarını da, bu mahallî ölçekte yapılamayacak birtakım ulusal hizmetleri de yerel birimler karşılamaya çalışacaklar; dolayısıyla, çok ciddî bir aksama, çok ciddî bir karmaşa ortaya çıkabilecektir. Aslında, Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarına bakarsanız, şunu çok açık görürsünüz: Merkezî idareye, bazı durumlarda, mahallî ihtiyaçlara dönük birtakım görevleri üstlenme imkânı vermiştir; ama, bunun tersini o Anayasa Mahkemesi kararı hiçbir zaman vermemiştir; yani, yerel idareye ulusal ölçekli ihtiyaçları karşılama yetkisi vermemiştir. Dolayısıyla, burada, ciddî bir Anayasaya aykırılıkla başlıyoruz. Anayasaya başka aykırılıklar var, çok sayıda var, bunda da var.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bütün bu anlayışın arkasında, acaba, samimî bir düzenleme var mı; yani, AKP İktidarı, hükümetiyle, Meclisiyle, acaba, Türkiye'de gerçekten bir ademimerkeziyet, bir yerelleşme yapısı mı istiyor ve nasıl istiyor?
Şimdi, hatırlayınız, geçen yılın bütçesinde, 2003 yılı bütçesinde, bütçeye konulan hükümle, belediyelerin bütçeden aldıkları vergi payı yüzde 6'dan yüzde 5'e düşürüldü. Anayasa Mahkemesine götürdük, iptal ettirdik bunu, yapmayın, yerel yönetimlerin kaynaklarını kısmayın diye; sonra, bunun özel yasasında yeniden iptal ettirdiler. Yani, ortada samimî olmayan bir durum var bir kere. Bunu tespitle başlayalım.
Buradan bir başka şey daha söyleyeyim: Bugün, Türkiye'de merkezî idare, Türkiye'nin son yirmi yıllık süreçte içine girdiği bu borçlanma kıskacı dolayısıyla, kamu hizmetlerini yapamaz bir durumdadır. Ne yazık ki, bugün iktidarda olan, birbuçuk yılı da aşmış bir süreyle iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi, bu duruma, bu sorunlara IMF'yle yeni müzakereler temelinde çözüm bulacağını vaat ederek iktidar olmasına karşın, aynı uygulamaları büyük bir genişlikle sürdürüyor; yani, Türkiye'nin borçları, hem mutlak rakam olarak hem millî gelirine de oran olarak -özellikle içborçlar- artmaya devam ediyor.
Şimdi, bu durumda, hizmet üretemeyen bir kamu görüntüsünden nasıl kurtulabiliriz sorusu, herhalde, öncelikle, herkesin, yani, daha doğrusu, hükümet edenlerin çözmek istedikleri bir konu oluyor. Yani, ben, bu hizmetleri üzerimden atayım, yerel yönetimlere atayım ki, ben, burada, eleştiri konusu olmayayım; yani, hizmet üretememe durumunu görünür olmaktan kurtarmak. Bir kere, birinci mesele bu; çünkü, ortada bir samimiyet yok. Bakın, burada tartışıyoruz, il özel idaresini ya da diğerlerini. Peki, kaynaklar nerede, niçin birlikte tartışmıyoruz? Niçin bu kadar çok görev, hizmet alanı aktarıyoruz da, kaynaklar konusunda hiçbir şey söylenilmiyor? Söylenilmiyor; çünkü, aslında onun altyapısı burada hazırlanıyor. Onun altyapısı, Türkiye'de kamu hizmeti üretiminin özelleştirilmesidir; bunun altyapısı bu tasarıların tümünde vardır.
Nasıl özelleştirme; oraya geleceğim; ancak, bakın, size bir örnek vereyim: 1983 yılında tek başına iktidar olan bir parti vardı. Bu partinin yaptığı ilk şey, kamu iktisadî teşebbüslerine bütçeden aktarılan sermaye transferlerini durdurmak; ikincisi, Merkez Bankasından verilen kredileri kesmek oldu. Dedi ki bu kuruluşlara "kaynağınızı kendiniz bulun; ister borçlanın ister proje kredisi bulun yurtdışından, isterseniz içeriden borçlanın" ve bu, gerçekten böyle oldu ve Türkiye'de KİT'ler, 1989'a kadar konsolide bilançoları itibariyle zararlı değillerken, ağır kur farkları ve yüksek faizler nedeniyle -içborçlanmada faizler yüzde 220'leri aşmıştı- çok büyük bir zarar kıskacı içerisine 1990'ların başından itibaren girmeye başladı; ama, bu ne zamandan itibaren hazırlandı; bu, 1984'ten itibaren hazırlandı. Yani "benim başımdan git..." ; "Bunların işe yaramaz olduğunu, bunların özelleştirilmesinin şart olduğunu biz nasıl kanıtlayacağız" demişti o günkü iktidar; "bunlara hiçbir destek vermeyelim, bunlar yatırım yapmasın." Şimdi, bugün, benzer bir durum, yerel yönetimler için hazırlanmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bugün yerel yönetimlerle ilgili bütün bu hizmetleri aktarırken kaynağını kendin bul anlayışı bu yasanın temelinde var. Özelleştirme, çok yönlü olarak var.
Bakın, bir kere, klasik özeleştirme mantığı var; "malını, mülkünü sat. Üstelik, satarken, Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş şirketini il genel meclisi kararıyla sat." Yani, burada bir kuruluşta, bir şirket kuruluşunda geçerli olan mevzuatın, onun elden çıkarılmasında ve tasfiyesinde de geçerli olması gerekirken, daha önce Anayasa Mahkemesinin bu yönde çok sayıda kararı varken ve Türkiye'de özelleştirmeler Özelleştirme Yüksek Kurulu kararına bağlı iken, bunu belediye meclislerine bırakacağız. Belediye meclisleri, bu konuda, şirket kurarkenki kurallara uymayacaklar.
Tabiî, bunun yanında daha sonra, belki çok daha başka birtakım kamu patrimuanını, kamu mal varlığını yerel yönetime devredip, bunların satılmasını sağlayacağız; ama, daha az klasik yollar da olacak. O da, yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin pazarlanmasının piyasa aracılığıyla yapılmasına doğru bizi götürüyor. Yerel yönetimler, gerek şirket kurma gerekse kurulan şirketlere ortak olma vesaire gibi birtakım yollarla da bu işin içerisine girebilecekler; yerel yönetimler, yap-işlet-devret modellerini daha yaygın kullanarak bunları yapacaklar ve çok acıklı bir şekilde -birazdan değineceğim- yerel yönetimler, kaynaklarının ipotek edilebilmesi, yani, borçlarına karşılık vergi gelirlerinin, harç gelirlerinin, benzeri gelirlerinin ipotek edilebilmesi gibi bir durumla da, gelirlerinin özelleşmesi durumuyla da karşılaşacaklar.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, Türkiye'de yapılmış en büyük özelleştirme, 1984 sonrasındaki "vergi alma, borç al" siyasetidir. Bugün, Türkiye, topladığı vergilerin yüzde 80'inden fazlasını borç faizlerine aktarıyorsa, bu, Türkiye'de kamu maliyesinin özelleştirildiği anlamına gelmektedir. Bunun örneklerini Düyunu Umumiyede gördük. Bu, şimdi, yerel yönetimler eliyle de sürdürülmek istenilmektedir. Onlara, neredeyse sınırsız, yani, toplam gelirleri kadar borçlanma imkânı getiriliyor.
Değerli arkadaşlarım, belediyelerin kaynaklarının ipotek edilmesi... Burada biraz önce konuşan arkadaşım "Osmanlıda, yüzelli yıl önce mahallî idareler çok gelişmişti" dedi. Yüzelli yıl önce, Osmanlı'da, daha, herhangi bir mahallî düzenleme yoktu. Bunu, daha sonra kendisi de söyledi. Bununla ilgili ilk düzenleme 1864 yılında, yani, biraz daha yakın dönemdedir; ama, Osmanlı, daha eskiden, öyle bir ikiyüz yıl öncesine gidin, Senedi İttifak öncesine gidin, 1808'ler öncesine gidin, göreceksiniz ki, gerçekten çok yerelleşmiştir; yani, merkezî otorite yoktur, feodal bir niteliği vardır. Türkiye, bu yasayla, bu tasarılarla bir feodalleşme eğilimi içerisine sokulacaktır. Bundan, kimlerin ve nasıl yarar sağlayacağını düşünmenizi diliyorum.
Değerli arkadaşlarım, burada Düyunu Umumiye örneği tekrarlanmaktadır. Belediyeler, içborçlanma konusunda önemli, yeni imkânlarla donatılıyorlar; ürettikleri hizmetleri, bu hizmetten yararlananlara fiyatlandırarak satma imkânına daha geniş ölçekte kavuşuyorlar. Tabiî, bütün bunlar olduktan sonra da, bunun denetlenmesinin esnetilmesi gerekiyor. Mademki her şey bu kadar piyasaya bırakılıyor, o halde, denetimi de piyasaya bırakabiliriz; Sayıştay, bu yetkisini özel denetim kurumlarına devredebilir.
Bütün bu mekanizmalarla, aslında, merkezî idarenin bugünkü örneğini tekrarlayacak 81 tane, yeni, mikro ölçekte, çok borçlu idare ortaya çıkaracağız ve biz, bir süre sonra, bugünkü durumumuzu arar bir noktaya gelebileceğiz. Tabiî, mikro ölçekte dememe bakmayın. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük metropoller, bu açıdan, çok da mikro olmayacak; çünkü, bunlar, Türkiye'deki toplam harcamaların yarısına yakınını temsil ediyorlar.
Bakın, bugün, Türkiye'de, yerel yönetimlerin 12 katrilyon lira borcu vardır. Bunun 6,5 katrilyonu, vadesi geçmiş borçlardan oluşmaktadır ve vadesi geçmiş bu borçlarla ilgili olarak, bugün, bu miktarın, yakın zamanda birkaç katına çıkacağı bir gidişattan söz etmek mümkündür.
Değerli arkadaşlarım, denetim organı olarak öngörülen şey nedir; Sayıştaydır. Peki, Sayıştay ile ilgili, ocak ayından beri Mecliste duran düzenleme niçin gündeme getirilmemektedir; yani, bugün, Sayıştayın boş bulunan 8 üyeliği niçin tamamlanmamaktadır?
Sayıştayın politize edilerek, Sayıştay ile ilgili yasal düzenlemenin değiştirilerek, bu boşluğun yeni bir mekanizmayla doldurulmak istenildiğini dikkate alırsak, bugün, iktidarın, kendi emrinde -bağımsız değil, yürütmenin emrinde- bir denetim aracı istediği ve böyle bir denetim aracılığıyla -aşırı güçlendirilmiş İçişleri Bakanlığı aracılığıyla, aşırı güçlendirilmiş valilikler, il özel idareleri aracılığıyla- tam bir yürütme hegemonyası yaratacağı ve bugünkü valiliklerin birer bölgesel idareler haline dönüştürüleceği bir mekanizmaya doğru yol almaktayız.
Değerli arkadaşlarım, bugün, Sayıştayla ilgili yapılmayan düzenleme, acaba, Sayıştaya verilen yeni yetkilerle yapılabilecek mi? Sayıştaya yeni yetki verilmiyor; ama, Sayıştay aracılığıyla çok sayıda düzenleme yapılabileceği zannediliyor. Sayıştaya, özel ihtisas daireleri kurabilmesi, bölge düzeyinde taşra birimleri kurabilmesi ve gerektiğinde denetimi özel kuruluşlara yaptırabilmesi için yetkiler veriliyor.
Sayıştaylar, dünyanın her yanında, parlamento adına denetim yaparlar; yani, sayıştaylar, bizim adımıza denetim yaparlar, parlamentolar adına denetim yaparlar. Oysa, buradaki mekanizmada, Sayıştay, belediye meclislerine ya da il genel meclislerine rapor sunacak bir kurum durumuna getiriliyor. Yani, eğer, bu mekanizmanın doğrultusunda bir şey istiyorsanız, bari, bir yerel sayıştay kursaydınız biraz daha uygun olurdu. Dünyada, sayıştayın özel denetim kurumlarına denetim yaptırdığı örnekler çok sınırlıdır. Bunun bir tek örneği İngiltere'de var. İngiltere'de de, toplam denetimlerin yüzde 5'i civarında bir özel denetimciye başvurma vardır. Kaldı ki, bunun bir bölümü de, firmalara değil, özel danışmanlar kullanmak biçimindedir; yine sayıştayın denetimi altındadır ve İngiliz Sayıştayı da, dünya sayıştaylarına örnek olan bir sayıştay idaresidir.
Değerli arkadaşlar, burada, öngörülmeyen ya da eksik bırakılan düzenlemelerden bir tanesi de, denetime dayanak olacak birtakım mekanizmaların olmamasıdır; yani, burada, bir kere, kalkınma planlarıyla, yerel yönetimlerdeki fizikî planlamayla, yıllık programlarla, orta vadeli harcama programlarıyla, stratejik planlarla, bütün bunlarla, yıllık performanslar arasındaki uyum hiçbir şekilde gözetilmemektedir.
Bir başka konu da, belediyelerin stratejik planları ile il özel idarelerinin stratejik planları arasındaki uyum söz konusu edilmemektedir. Valilere bu konuda bir koordinasyon görevi verilmiştir; ama, dünyada koordinasyon yoluyla denetim sağlanması aşaması çoktan aşılmıştır. Burada, mutlaka, üzerinde mutabakata varılan sonuçların elde edilmesine yönelik hesap verme sorumluluğunun getirilmesi gerekmektedir. Oysa, ne kamu malî yönetimi tasarısında ne de kamu temel kanununda bu hesap verme sorumluluğunun altyapısı kurulmuştur.
Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, burada, taşra teşkilatı olmayan bakanlıklar, hesap verme sorumluluğunu iletecek bir makam bulamayacaklardır. Keza, burada, valilerin de kime karşı hesap vermekle yükümlü olduğu hiçbir şekilde belli değildir. Dolayısıyla, bu mekanizma bir denetimsizlik mekanizmasıdır, denetimden kaçış mekanizmasıdır. Bunun Türkiye açısından çok ciddî sorunlar yaratabileceğini düşünüyoruz; çünkü, zaten, Türkiye'de, bugün, 15 tane büyükşehir belediye meclisinde şirket sayısı 100'ü aşmıştır. Bu belediyelerde iştirak olunan şirketlerin sayısı 800'ün üzerindedir. Böyle bir yapıda bu şirketler hangi denetim yapısıyla denetlenebilecektir? Bunlar eğer Ticaret Kanunu hükümleriyle olacaksa, o zaman, buradaki kamu parasının, kamu varlığının denetimi nasıl yapılabilecektir? Bu sorular açıkta kalmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, burada hizmetlerle kaynaklar arasında bir dengenin kurulmamış olması, toplumun kamu hizmetlerinden elde edebileceği refahın önümüzdeki süreç açısından belirsiz hale gelmesi anlamına gelmektedir. Bunun çok ciddî bir sakınca yaratacağını düşünüyorum. Yani, Türkiye'de insanların zaten gelir düzeyleri bozulmakta, gelir dağılımı zaten kötüye gitmekte; ama, bunun üzerine bir de, biz, kamu hizmetlerini düzgün biçimde veremeyerek, aldığımız verginin karşılığını geriye döndürmeyerek bu refah kaybına ya da dengesizliğine daha fazla katkı yapmış oluruz.
Bu yasanın temelinde, ayrıca, dış baskıların getirdiği bir düzenleme olduğunu düşünmemiz gerekir, değerli arkadaşlarım. Bu yasa sadece şimdi gündeme gelmedi. Şimdiki haliyle, kuşkusuz, sizin burada katkınız var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN- Buyurun, tamamlayın efendim.
OĞUZ OYAN (Devamla)- Değerli arkadaşlarım, küreselleşme mekanizmasına Türkiye'nin uyum sürecini bu biçimde yapmak kadar sakıncalı bir durum yoktur. Türkiye'de mahallî müşterek ihtiyaçların karşılanması için yerel yönetimlere daha fazla yetki vermek... Evet, buna kesinlikle "evet" diyoruz. Mahallî müşterek ihtiyaçların karşılanması için yerel yönetimlere daha fazla kaynak vermek; evet. Buna kesinlikle "evet" diyoruz; ama, değerli arkadaşlarım, yerel yönetimleri genel yetkili kuruluşlar haline getirmek... Bu, Türkiye'nin üniter yapısına hançer sokmaktır. Bu yanlış bir uygulamadır. Kaldı ki, burada yapmak istediğiniz şey, Anayasa Mahkemesinin daha önce iptal ettiği birtakım düzenlemeleri de dikkate almıyor. Yani, örneğin, il encümeninin halen seçilmiş-atanmış üyeleri ayırımına baktığınız zaman, orada da 5'e 5'lik bir düzen görüyorsunuz, valiyi de koyduğunuz zaman atanmışlar 6'ya 5 çoğunlukta. Oysa, Anayasa Mahkemesi, kararlarında bunu bir karar organı olarak görmüştür ve "bir karar organında seçilmişler olmalıdır" demiştir; ama, siz, burada, buna, bir ağırlık dahi vermemiş oluyorsunuz. Dolayısıyla, burada da bir samimiyet eksikliğini dile getirmek istiyorum.
Ancak, şunu tekrarlayayım: Türkiye'de, dış baskılarla yasama yapma dönemini aşmamız gerekiyor değerli arkadaşlar.
Bakın, bugün Türkiye'de, Amerika Senatosunun 8 500 000 000 dolarlık kredi için şart koştuğu iki şeyden biri, Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahale etmemesidir; öbürü de, Türkiye'de kamu yönetiminin düzenlenmesi, yani, bu şekilde, bu biçimde -sizin yaptığınız biçimde- düzenlenmesidir; çünkü, bu büyük ülkelerden neşet eden, onların bağrında yeşeren çokuluslu şirketlerin yeni yeni özelleştirme alanlarına ihtiyaçları vardır. Bunlar, artık, KİT'ler vesaire değildir; bunlar, su, kanalizasyon vesairedir, büyük kentsel altyapı yatırımlarıdır. Ayrıca, burada, karşılarında, güçlü ulus devlet muhatapları bulmak istemiyorlar; karşılarında, daha kolay pazarlık edebilecekleri, daha kolay geriletebilecekleri birtakım yerel odaklar istiyorlar ve siz, bunlara, çok kolayca "evet" demektesiniz.
Değerli arkadaşlarım, tabiî, ne yazık ki, burada, bir başka şey de, kadrolaşma hedeflerinize dönük bir uygulama olacaktır. Kamu yönetiminde esnek çalışma yöntemlerini getirerek, bu koşulları kamu yönetimine de intibak ettirerek kamu çalışanının güvenliğini ortadan kaldırdığınız gibi, herhalde, kendi istekleriniz doğrultusunda bir yeniden kadrolaşmayı gerçekleştirmek istiyorsunuz.
Bütün bunlar, Türkiye'nin huzurlu bir şekilde kamu yönetimi hizmeti üretmesi için yanlış adımlardır. Biz, sizi, bu yanlış adımlardan caydırmaya çalışıyoruz.
Dikkatiniz için teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
37 konuşma daha · 23 Haziran 2004
