İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 119. BİRLEŞİM · SALI

Türk ceza kanunu tasarısı (ss.664) ve (664'e 1inci ek)

Orhan Eraslan

Niğde Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 119. Birleşim · 2. yasama yılı · 14 Eylül 2004 · 1.887 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Orhan Eraslan (CHP), 14 Eylül 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 119. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNU TASARISI (SS.664) VE (664'E 1İNCİ EK)); konuşma 1.887 kelime.

Orhan Eraslan (CHP, Niğde). “Türk ceza kanunu tasarısı (ss.664) ve (664'e 1inci ek)”. TBMM Genel Kurulu, 119. Birleşim tutanağı, 14 Eylül 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/orhan-eraslan-22-2004-09-14-turk-ceza-kanunu-tasarisi-ss-664-ve-664-e-1inci-ek (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA ORHAN ERASLAN (Niğde)Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygıdeğer üyeleri; gündemimizde görüşülmekte olan 664 sıra sayılı Türk Ceza Kanunu Tasarısının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimizi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Ayrıca, yeni yasama yılında kürsüye ilk gelen milletvekili olarak, yeni yasama yılının, ülkemize, ulusumuza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, 1926 yılında bir aydınlanma projesinin bir unsuru olarak yürürlüğe giren 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, yetmişsekiz yıl uygulandıktan sonra, ilk defa, Türk Ceza Yasasının bütünüyle yeni baştan yapılması ve yazılması çalışmaları, yani, kodifikasyon çalışmaları Meclis aşamasına kadar gelmiştir.

Yetmişsekiz yıl önce, 1889 tarihli İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak hazırlanan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, klasik, liberal bir ideolojinin ürünüydü; ancak, 1930 tarihli İtalyan Rocco Kanununa göre yapılan değişiklikler de zaman içerisinde Ceza Kanunumuza alındığı için kanunun yapısı bozulmuştu. Zaman içerisinde 50'ye yakın değişiklikle kanunun bütünlüğü ve felsefesi de bozulmuştu. Bu nedenle, uzun zamandır, Türk Ceza Kanununun yeni baştan yapılması konusunda görüşler ve çalışmalar mevcuttu.

Değerli arkadaşlarım, yetmişsekiz yıllık uygulama sonucu hem yargısal içtihatlar hem de Türk ceza doktrini gelişmiş; ülkemizde, uluslararası planda kabul görecek nitelikte, çok sayıda, hem teorik alanda hem pratik alanda hukukçu yetişmiş, önemli bir birikim sağlanmıştır.

İki noktada, kanımca, hukuk çevrelerinde büyük ölçüde düşünce ve kanaat birliği oluşmuştur. Bunlardan bir tanesi, yetmişsekiz yıllık uygulama ve 50'nin üzerinde değişiklik gören 765 sayılı Türk Ceza Kanununun köklü bir değişikliğe tabi tutulması ya da yeniden bir ceza kanunu hazırlanmasıdır. İkincisi ise, ülkemizdeki teorik ve pratik ceza hukuku birikiminin böyle bir çalışmayı yapmaya yeterli olduğudur.

Bu çerçevede, 1985 yılından bu yana, Adalet Bakanlığı nezdinde çeşitli bilimsel komisyonlar oluşturulmuş, bu komisyonlar 1987, 1989, 1997, 2001 ve 2003 yıllarında çeşitli TCK tasarıları hazırlamışlardır. Bu tasarılardan 2003 tasarısı hükümet tasarısı olarak Yüce Meclise sevk edilmiştir.

Yüce Meclise hükümet tasarısı olarak sevk edilen tasarının, Adalet Komisyonumuzda, 28.7.2003 tarihinde, tümü üzerinde görüşme yapılmış ve altkomisyon kurularak, tasarı, altkomisyona hava edilmiştir.

Altkomisyon, çalışmalarına 21.10.2003 tarihinde başlamış, altkomisyonda, benim de içinde yer aldığım 2'si Cumhuriyet Halk Partisine, 3'ü Adalet ve Kalkınma Partisine mensup 5 milletvekili yer almış, bunun dışında, ayrıca -hangi kıstasa göre, neye göre yer aldığını bilemediğimiz- 3 sayın ceza hukuku doçenti katılmış, 1 de sayın Yargıtay üyesi katılmıştır. Adalet Bakanlığının 2 sayın tetkik hâkimi ve Bakanlığın 2 yüksek müşaviri de katılmışlardır. Bu çerçeve içerisinde altkomisyonda 21.10.2003 tarihinde başlanan görüşme eşi görülmemiş bir süratle bitirilerek 12.5.2004'te tasarı komisyona teslim edilmiştir.

Gerek altkomisyon tasarısına yazdığımız ayrışık oy gerekçesinde ve gerekse de Adalet Komisyonu raporuna yazdığımız ayrışık oy gerekçesinde, yapılan çalışmaların sakıncalarına ve yanlışlıklarına dikkat çekilmiştir; ancak, tüm bu çabalara karşın çalışma metodunda bir iyileşme sağlanamamıştır.

Elimizde bulunan ve şu anda görüşmekte olduğumuz tasarı hükümet tarafından Meclise sevk edilen tasarıyla ilgisiz bir tasarı olup, tamamen altkomisyonca hazırlanmıştır.

Bu noktada, kısaca şu bilgiyi vermekte yarar bulunmaktadır: Hükümet tarafından Meclise sevk edilen Ceza Kanunu Tasarısı altkomisyon çalışmaları sırasında çok fazla otoriter bulunduğu için, altkomisyonca, üzerinde birtakım değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, hükümet tasarısıyla yapılan değişiklikler yasanın bütünlüğünü bozmuş olduğundan, bu defa, altkomisyonca, tasarı yeniden yazılmaya çalışılmıştır. Burada, hem yöntem açısından hem de elde edilen metin açısından söylenecek ve eleştirilecek kuşkusuz çok şey vardır.

Değerli arkadaşlarım, öncelikle, bu noktada, ceza yasasının ne olduğunu ve bu temel kodun nasıl yapılması gerektiğini anlatma gereksinimi vardır. Burada saygı ve rahmetle andığım hocamız Faruk Erem, daha 1950'li yıllarda, ceza kanunlarının hazırlanış biçimi hakkında "ceza kanunları, uzun ve bilinçli bir teknik çalışmayla hazırlanmalıdır. Hiçbir kanun ceza kanunu kadar kişi özgürlükleriyle yakından ilgili değildir. Sonuçları kişi özgürlüğüne etkili kanunların başında ceza kanunları gelir. Bu nedenle, ceza kanunlarının hazırlanmasında hukuk tekniğinin en üstün gereklerine bağlılık göstermek gerekmektedir" diyerek, hukuk tekniğinin, bir bakıma, kişi özgürlüklerinin teminatı olduğunu belirtmektedir. Aynı şekilde, bu büyük ceza hukukçusu şu açıklamayı da yapmaktadır: "Ceza kanunları çabuk değişmemelidir. Çabuk değişen kanunlar, kusurlu, iyi hazırlanmamış kanunlardır. Kanunların sık değişmesi, hukuk kuralının vatandaş vicdanında yerleşmesine ve manevî otorite kurmasına engel olur. Genel kanunlar, hukuk düzeninin esasını ve sürekliliğini sağlar. Bu çeşit kanunlar, genellikle, uzun bir doktrin çalışmasının verimlerinden faydalanılarak hazırlanır. Bu bakımdan, özel kanunlara göre teknik anlamda daha da mükemmeldirler."

Türk ceza öğretisinin önemli doruklarından olan merhum Prof. Dr. Faruk Erem'in, daha 1950'li yıllarda belirttiği görüşleri, aşağı yukarı, öğretide önemli sayılan tüm akademisyenlerce kabul edildiği gibi, tüm dünyada da benzer yaklaşımlar söz konusudur.

Ceza yasasının ve ceza verme hakkının ne olduğu konusunda ünlü İtalyan cezacısı Beccaria da şöyle demektedir: " Yasalar, aslında, bağımsız ve tek yaşayan insanların hangi şartlarda birleşerek toplumu oluşturduklarını gösteren birer belgeden başka bir şey değildir. İnsanoğlu, özgürlüklerinin bir kısmını tam bir güven ve açıklıkla kullanmak için özgürlüğünün diğer kısmından vazgeçti. Bu bağışlanan özgürlükler ulusal egemenliği oluşturdu. Bu suretle, kişilerin kendi özgürlüklerinden vazgeçtikleri kısımların toplamı, toplumun ceza verme hakkını teşkil etti." Yani, ceza verme hakkı ve ceza hükmü koymak, çok rasgele bir hak değildir.

Tüm bunların ışığı altında değerlendirdiğimizde, şu anda görüşmekte olduğumuz altkomisyon tasarısı, bu gereklere tam uyabilen, bu gerekleri karşılayabilen tasarı değildir. Kuşkusuzdur ki, biz, bu tasarıya olumlu katkılarda bulunduk, büyük bir iyi niyetle katkı vermeye çalıştık. Tasarıda karşı olduğumuz sayısız nokta olmakla beraber, uzlaşma arayışı içerisinde olduk.

Değerli arkadaşlarım, akademik dünyada uzlaşma esas değildir, bilimde uzlaşma olmaz; ama, siyaset dünyasında uzlaşma önemlidir, uzlaşma arayışı da gerekmektedir. Ülkenin gündemine gelmiş bir Ceza Kanunu Tasarısında kodifikasyon yönteminin hatalı olduğunu bilmemize rağmen, bu çalışmanın, hiç değilse, ülkeye en az zarar verir şekilde olması için çaba sarf edilmesi gerekmiştir, bu şekilde de tarafımızdan çaba sarf edilmiştir. Altını çiziyorum, ülkeye en az zarar verir şekilde olması için çaba sarf edilmiştir, bu şekilde de tarafımızdan çaba sarf edilmiştir. Uzlaşmanın temel felsefesi budur değerli arkadaşlarım.

Tüm uzlaşma metinlerinde olduğu gibi bu uzlaşma metni de tarafları tümüyle memnun etme olanağına sahip değildir. Bizim de, tasarıda karşı olduğumuz pek çok nokta vardır; ancak, tasarı bir uzlaşma anlayışıyla gündeme geldiği için, hatalı bulduğumuz noktalara değinmekle yetineceğiz, uzlaşmanın çerçevesini aşacak bir çalışma içerisinde bulunmayacağız.

765 sayılı Türk Ceza Kanunundan yetmişsekiz yıl sonra yapılan yeni kodifikasyon çalışmasının ne yöntemi böyle olmalıydı ne de sonuçları bu şekilde olmalıydı.

Temenni ediyorum, sonuç bir kar helvasına dönüşmez, yapanı da yazanı da memnun etmeyecek bir noktaya gelmez.

Bu noktada bazı belirlemelere ihtiyaç vardır. "Hükümet tasarısı düzeltilir bir noktada mıydı" sorusunun yanıtı olumlu değildir. Gerçekten de, hükümet tasarısı otoriter bir metindi ve düzeltilebilir bir noktada değildi. Bu metni düzeltmeye çalışmak yerine yeniden yazmak, kanımızca, belki, daha uygun bir seçenek olmuştur. Ancak, burada iki noktada sakınca ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, altkomisyonlar ceza kanunu yazabilme yeterliliğinde midir? Yukarıda anlatılanlar ışığında hiçbir komplekse kapılmadan değerlendirecek olursak, bu konuya olumlu yanıt verebilmek çok kolay değildir. Esas olan, kod niteliğinde belli bir sistematiği bulunan ve kendi içerisinde bütünlüğü olan tasarıların milletvekillerinin kişisel hayat deneyimleri ve birikimleriyle yapılmaması gerektiğidir, bilimin ışığında yapılması gerektiğidir.

İkincisi, Adalet Bakanlığı nezdinde yaklaşık olarak onbeş yıldır sürdürülen çalışma ile altkomisyon çalışması ayrı ayrı çalışmalar olduğu için, altkomisyon metnine, Bakanlık nezdinde kurulan bilimsel kurulun çalışmalarının devamıdır deme olanağı yoktur. Zaten, altkomisyona katılanlardan Sayın Keskin Kaylan dışında hiç kimse Bakanlıktaki bilimsel kurul çalışmalarına katılmamıştır. Dolayısıyla, iki çalışma arasında bir köprü mevcut değildir, biri diğerinin devamı değildir.

Bu belirlemeleri yaptıktan sonra, 21.12.2003 tarihi ile 12.5.2004 tarihi arasında, yukarıda nitelikleri belirlenen altkomisyonun ceza kanunu gibi temel bir kodu yeniden yazmasının doğru olup olmadığını tartışmaya ihtiyaç vardır.

Bunları yaşarken, kuşkusuz, biz de, var olan gücümüzle altkomisyon metnine olumlu katkı yapmaya çalıştık ve kanımızca, birçok noktada da eskiye oranla daha iyi şeyler yapılabilmiştir. Amacımız, kimseye, hele hele kendimize de, haksızlık etmek değildir. Altkomisyona katılan milletvekili arkadaşlarımız ve diğer teknik kadro, elinden geldiği kadar olumlu doğrultuda, belirteceğimiz birkaç nokta dışında çaba sarf etmiştir. Bu anlamda, kimseye haksızlık yapılması doğru değildir; ama, böyle bir çalışmanın Ceza Kanununu yeniden yapmak için yeterli olduğunu kabul edecek olursak ve en iyi metnin altkomisyonca yazıldığını kabul edecek olursak, o zaman, en çok, altkomisyonda yer alanlara haksızlık etmiş oluruz, onları, tarih önünde, kaldıramayacakları ağır bir yükün altına sokmuş oluruz.

Oysa, ülkemizde, yukarıda da anlatıldığı gibi, çok ciddî, teorik ve pratik bir ceza hukuku birikimi oluşmuştur. Bu temel kodun yeniden yazılmasında daha geniş bir katılım sağlanarak, ülkenin teorik ve pratik ceza hukuku birikiminin, evrensel ceza hukuku prensipleriyle birlikte, hiçbir komplekse, hiçbir endişeye, hiçbir önyargıya kapılmaksızın, yeni Ceza Yasası Tasarısına aktarılması gerekmekteydi.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizde, 30'un üzerinde hukuk fakültesi var, 120'nin üzerinde ağır ceza mahkemesi var, 250'nin üzerinde Yargıtay üyesi var, 70'in üzerinde baromuz var, yüzlerce, binlerce hâkim, savcı ve avukatımız var. Bu kadar geniş hukuk çevresi olan ülkemizde, aceleyle, bir yıla bile varmadan, bir temel kodun hazırlanarak yasalaştırılmaya çalışılması, hele hele Ceza Kanunu Tasarısının yasalaştırılmaya çalışılması çok doğru değildir. Burada doğacak aksaklıklar nedeniyle, en başta, bu çalışmalara katılan arkadaşlara vicdanî açıdan haksızlık yapılmış olunmaktadır.

Kaldı ki, dünyadaki uygulamalar bizdeki uygulamaların tersi doğrultusundadır. Ceza kanunlarını yeniden yapan ülkeler hiç acele etmemişlerdir; Almanlar ceza kanunlarını 20 yılda, Fransızlar 18 yılda, İspanyollar 27 yılda yapabilmişlerdir. Bizde, bu süre, 1 yılı bile bulmamıştır.

Kimi arkadaşlarımız, 1985'ten beri ceza kanunu çalışmalarının yapıldığını hatırlatarak, bu süreyi de dahil etmek istemektedirler; ancak, o çalışmaların sonucu olan hükümet tasarısının dikkate alınmayarak, tasarının yeniden kaleme alındığını hatırlardan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla, bu süreyi dahil etme olanağı yoktur.

Bu konuyla ilgili altkomisyon tasarısına yazdığımız ayrışık oy ve itirazlarımız sonucunda, altkomisyon raporunun tesliminden sonra -yani, haziran başından 28 Hazirana kadar- komisyona eleştirilerin yapılabileceği, bildirilebileceği belirtilmiştir. Bir ayı bile bulmayan bu süre, yeterli süre değildir; izlenen yöntem doğru olmamıştır; iki üniversitede yapılan panel benzeri toplantıyla, geleceğin yüzyılında uygulama alanı bulacağı iddia edilen ceza kanununu hazırlama olanağı yoktur. Bizim ısrarlı taleplerimiz sonucu, bir yerde kamuoyunda da tartışıldığı görüntüsünü vermek amacıyla düzenlenen iki toplantı, tartışmanın yeterli olduğu anlamına gelmemektedir.

Değerli arkadaşlarım, tüm bu anlatılanlardan sonra, esas itibariyle, biz, Ceza Kanunu Tasarısına olumlu katkı yapmak için çaba sarf ettik; hâlâ da bu noktadayız. Ancak, herkes bulunduğu noktadan bakar ve bulunduğu noktadan görür. Yanlış yapacağımız bir düzenleme, ceza kanununun bütünlüğünü bozar, suçlar skalasını altüst eder, ceza kanununun iç dengelerini bozar, felsefesini ortadan kaldırır. Bunu düzeltme olanağı yoktur. Bu nedenledir ki, hayatın her alanını düzenleyen ceza kanunu, yavaş yavaş, tartışıla tartışıla yapılmak zorundadır. Hızlandırılmış ceza kanununun şu anda öngöremediğimiz birtakım olumsuzluklara davetiye çıkaracağını herkes bilmek durumundadır.

Değerli arkadaşlarım, kuşkusuzdur ki, siyasî iktidarın başarıyı özlemesini, başarıya susamasını, birtakım şeyleri başarmak istemesini anlayışla karşılayabiliriz; bunda yadırgayacağımız bir şey yoktur. Bu konuda makul olan ivecenliği de anlayışla karşılamak durumundayız; ancak, Ceza Kanununun, kamuoyunda "her türlü derde deva, hastalıklara şifa" bir şey gibi takdim edilip, acele olarak çıkmasının çok faydalı olduğunu savunmak da doğru değildir. Aktüel birtakım olaylardan esinlenerek ya da aktüel birtakım olayları bu çerçeveye oturtarak "yeni Ceza Kanunu çıksa kapkaç olmayacaktı", "çocukların ve kadınların korunması için bu Ceza Kanununun derhal çıkması lazım", "Ceza Kanunu çıksın, töre cinayetleri son bulsun" ya da "bu Ceza Kanunuyla trafik vahşeti son bulmaz" tarzındaki yaklaşımlarla ceza kanunu yapılamaz. Bu yaklaşımların belki propaganda değeri olabilir; ama, bilimsel ve hukukî hiçbir değeri yoktur; tam tersine, aktüel birtakım gerekçelerle, Ceza Kanunu olgunlaştırılmadan, toplumun çeşitli kesimlerine tartıştırılmadan "ben yaptım, oldu" anlayışıyla acele yapmanın gerekçesi olmaktan öteye gidemez. Bu gerekçeye dayananlar bilmelidirler ki, Ceza Kanunu Tasarısı kanunlaşsa da, yoksulluk, yokluk, açlık ortadan kaldırılmadan, sadece, Ceza Kanunu yapıldı diye kapkaçı önleme olanağı yoktur, kapkaçla etkin mücadele olanağı da yoktur. Aynı şekilde, devletin bütçesinden kadınlar ve çocuklar için yeterli pay ayırmadan, yeterli sosyal fonlar kurulmadan, sadece ceza kanunu değişiklikleriyle kadınları ve çocukları koruma olanağı yoktur. Sosyal devletin görevini Ceza Kanununa yüklemek, Ceza Kanununa da haksızlıktır, sosyal devlete de haksızlıktır. Yeterli eğitim ve altyapı olmadan, sadece Ceza Kanunuyla, trafik kazalarıyla etkin mücadele etme olanağı yoktur.

Değerli arkadaşlarım, Ceza Kanunu "Godot" değildir. "Godot gelecek, dertler bitecek" diye bir şey yoktur; kimse Godot'u beklemesin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

19 konuşma daha · 14 Eylül 2004

19 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook