Kamu yönetimi temel kanunu tasarısı (ss.349)
Ankara Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 59. Birleşim · 2. yasama yılı · 27 Şubat 2004 · 779 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma
Kaynak göster
Yakup Kepenek (CHP), 27 Şubat 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 59. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI (SS.349)); konuşma 779 kelime.
Yakup Kepenek (CHP, Ankara). “Kamu yönetimi temel kanunu tasarısı (ss.349)”. TBMM Genel Kurulu, 59. Birleşim tutanağı, 27 Şubat 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yakup-kepenek-22-2004-02-27-kamu-yonetimi-temel-kanunu-tasarisi-ss-349 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA YAKUP KEPENEK (Ankara)Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, değerli izleyenler; tasarının 30 uncu maddesi üzerinde CHP Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz aldım; hepinize saygılar sunarım.
Anlaşılan, strateji geliştirme başkanlıkları yeni bir birim olarak öneriliyor ve tasarının asıl, temel unsurlarından birini oluşturuyor. Strateji, planlama kavramıyla birlikte düşünülmelidir ve bu bağlamda bakıldığında, tasarı, maddenin (a) bendinde ulusal kalkınma planlarına referans vermiyor, ulusal kalkınma strateji ve politikalarından söz ediyor, daha kapsamlı tutuyor bu sorunu. Bunda bu yaklaşım doğru sayılabilirdi; ancak, Anayasanın düzenlemelerine ne derece yatkın olduğu tartışılmalıdır.
Planlama, ulusal düzeyden, ölçekten başlamalı, yerel yönetimleri kapsamalı, kır ve kent bölgelerini içermeli ve bir bütünlük içinde tasarlanmalıdır. Tasarı, bu bileşimi, bu bütünlüğü, bu yapıyı kurtaramıyor, bunu sağlayamıyor. Gelişmenin bütünlüğü ilkesi tasarıda yer almıyor. Tasarıda, ayrıca, tarih, doğa ve kültür değerlerinin nasıl korunacağı doğru dürüst stratejiye, plana bağlanmıyor.
Sayın milletvekilleri, burada, çoğu kez tartışılıyor, "Cumhuriyet Halk Partisinin seçim bildirgelerinde de planlamadan söz ediliyordu ya da yerel yönetimin yeniden yapılanması söz konusuydu; farkımız ne" deniyor.
Değerli arkadaşlar, farkımız çok. Önce, çağımızın stratejik planlama anlayış ile burada kabul edilen stratejik planlama anlayışı arasında büyük fark var. Çağımız, küreselleşmeden gidiyor. Kuşkusuz, tasarının gerekçesinde de küreselleşmeye yer verilmesinden kaynaklanan bir yakınlık kurulmak istenebilir; ancak, bizim planlama anlayışımızda, ulusal ekonominin üretim güçlerinin en çoklaştırılması, artırılması, yükseltilmesi var. Tasarı, küreselleşme bakımından, küreselleşme görüşü itibariyle bizden çok farklı, çok değişik. Bize göre kürselleşme, üretim yapısının evrimidir, değişimidir; tasarıya göre küreselleşme, yerelleşmedir, İslamın genişlemesidir vesaire. Bunlar birbirine taban tabana zıt anlayışlardır. O nedenle, bizim planlama anlayışımız, tarımdan çalışanlara, emekçilere kadar, küçük üreticilerden ekonominin mal ve hizmet üreten tüm kesimlerine kadar, gerektiğinde ulusal sermayenin, ulusal birikimin, ulusal gelişmenin korunması ve kollanması anlayışına dayanır, en az gelişmiş ülkeler kadar korunması ve kollanması anlayışına dayanır. Bizim çiftçimizin, Alman ya da Amerikan çiftçisinden daha geri, daha ilkel, daha verimsiz düşünülmesinin önüne, ancak, planlı ve programlı bir anlayışla geçebiliriz. Biz, kendi üreticimize sahip çıkmaz, onları korumazsak, hiç sonuç alamayız. Dolayısıyla, bu çerçevede, anlaşmamız ya da bu yaklaşımın tarafımızdan benimsenmesi düşünülemez.
Değerli arkadaşlar, Türkiye kamu yönetimi yeniden yapılanmalıydı, bu bir zorunluluktu; ancak, yapılan bu değildir. Bakın, nasıl değildir: Her şeyden önce, kamu yönetiminin şimdiki durumunun doğru irdelenmesi gerekirdi, önhazırlığın iyi yapılması gerekirdi. Örneğin, kamu yönetiminin rüşvet ve yolsuzluktan arındırılması gerekirdi. Örneğin, kayıtdışılık elimine edilmeliydi, bir tarafa bırakılabilmeliydi. Bankacılık, siyaset, mal ve hizmet üretimi iç içe geçmekten kurtarılmalıydı. En başta, milletvekili dokunulmazlıklarına dokunulmalıydı; sayenizde dokunamadık. Yargı bağımsızlığı sağlanmalıydı -Sayın Bakan burada- ve merkezî yönetimin aklanması sağlanmalıydı. Bu sağlanmadan... Bir anlamda, yarı çürük elmayı ikiye bölmüşsünüz, kimi yükleri yerel yönetimlere vermişsiniz; bundan, sağlam bir sonuç bekleme olanağı yoktur. Şimdi, örnekler vereceğim. Ülkemizdeki 3 215 belediyenin yalnızca -nüfus anlamında- yüzde 75'inin kanalizasyon olanağı vardır, yüzde 25'inin yoktur. Belediye, asıl görevini yapamıyor. Belediye nüfusunun -kırsalı unuttunuz zaten- yalnızca yüzde 16,8'i atıksu arıtma tesisine sahip belediyelerde yaşıyor ve kanalizasyon sularının yüzde 44'ü denize, yüzde 40'ı akarsulara akıtılıyor, çevre kirletiliyor, belediyeler görevini yapamıyor.
Daha dün, İzmir gibi bir yerde, halka, istemediği bileşimde et yediriliyor. Tarım ve Köyişleri Bakanına "gıda denetimi nasıl yapılıyor" diye sordum; verdiği yanıt şudur: "Kaçak et ve et bileşimi konusundaki denetim belediyelere aittir."
Değerli arkadaşlar, çok açıktır; biz, Türkiye'de, yerel yönetimleri, önce asıl işlerini, temel işlevlerini, temel görevlerini yapar hale getirmedikçe, onlara yeni yükler, yeni görevler, yeni ödevler vermemizin sağlıklı bir sonuç vereceğini ummak hiç de doğru değildir.
Buradan ne çıkar; buradan şu çıkar: Halka hizmet çıkmaz; buradan, yönetim kargaşası çıkar; buradan, rant yağmasının daha da artması çıkar; buradan, siyasal gücün özçıkar için kullanılması çıkar. Biz, burada, medya-ticaret- siyaset üçlüsünün bağını kesmedikçe, koparmadıkça, bunu, yalnızca yerel yönetimlere -tabiatıyla bir bölümünü- aktarmış oluruz. Bu doğru değildir.
Sayın bakanların pek çoğu, burada, sürekli olarak "devlet sanayici olmaz, devlet ticaret yapmaz, devlet bankacılıkla uğraşmaz" diyorlar. Çok doğrudur; çok doğrudur da, aynı devletin başbakanı şirket ortağı olmamalıdır, aynı devletin bakanlarının bir bölümünün yakınları siyasî güçlerini kullanarak çıkar sahibi olmamalıdırlar. Bu durum, piyasa mekanizmasına, piyasa rekabetine de aykırı bir durumdur.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ülke, rüşvet ve yolsuzluğun bedelini çok ağır ödüyor. Bakın, nasıl ödüyor: Şubat ayının ortalarında yayımlanan uluslararası raporlara göre, rüşvet ve yolsuzluk nedeniyle, Türkiye, 77 ülke arasında, yine, kirlilik bakımından, Irak, Arjantin ve Venezüella'dan sonra 4 üncü sıradadır. Türkiye, Şili'den, Hindistan'dan, Endonezya'dan, Kolombiya'dan, Filipinler'den, Çin'den çok daha riskli bir ülkedir. Bunu böyle tutmaya hakkımız yok. Bu veriler -bu rakamlar- son bir yılın rakamlarıdır. Sonuçta, aynı şekilde, Türkiye üzerinde raporlar yazan Alman Deutsche Bankın son raporunda, Türkiye, 21 ülke arasında en istikrarsız ülkelerden biri olarak, 18 inci sırada görülüyor. Sonuçta ne oluyor; sonuçta şu oluyor: Geçen yıl ülkemize gelen yabancı sermaye 364 000 000 dolardır. Eğer ülkeden çıkan yatırım sermayesini -spekülasyon sermayesini değil- üretken sermayeyi de dikkate alırsanız -bu 500 000 000 dolardır- Türkiye, 2003'te, hükümetimizin sayesinde, 126 000 000 dolar net sermaye ihraç etmiştir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
59 konuşma daha · 27 Şubat 2004