İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 110. BİRLEŞİM · SALI

Genel Kurul konuşması

Hakkı Ülkü

İzmir Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 110. Birleşim · 2. yasama yılı · 6 Temmuz 2004 · 1.341 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hakkı Ülkü (CHP), 6 Temmuz 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 110. Birleşim oturumunda konuştu; konuşma 1.341 kelime.

Hakkı Ülkü (CHP, İzmir). “Genel Kurul konuşması”. TBMM Genel Kurulu, 110. Birleşim tutanağı, 6 Temmuz 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hakki-ulku-22-2004-07-06-2 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA HAKKI ÜLKÜ (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 616 sıra sayılı Belediyeler Kanunu Tasarısının 19 uncu maddesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi ve şahsım adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önceki konuşmamda, aslında, konuştuğumuz konuların belediye başkanlarını çok fazla ilgilendirmediğini, belediye başkanlarının ne istediklerinin önemli olduğunu ve bunları 19 uncu maddede söz aldığımda sizlere aktaracağımı söylemiştim.

Uzun yıllar belediye başkanlığı yapmış bir kişi olarak ve arkadaşlarımızdan gelen bazı önerileri de dikkate alarak, bir belediye başkanı ne ister denildiğinde, bunları, sizlere, alt alta sıralamak istiyorum. Elbette, belediye meclisi başkanlık divanı oluşturulması hakkında bazı şeyler söyleyeceğiz; ama, ona geçmeden önce, basite indirgemek anlamında, bir belediye başkanının derdi, çıkacak olan bu yasanın teknik boyutları değil de, kendi yaşamış olduğu sorunlarından yola çıkarak, onun kendi istemleri doğrultusunda, ortak bir uzlaşmanın nasıl olabileceğine ilişkindir. Gerçi, daha, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Yasasının değiştirilmesine ilişkin herhangi bir tasarı veya teklif gündeme gelmiş değil, komisyona da gelmiş değil; ama, geldiğinde, bu konuları daha sık görüşeceğiz gibi geliyor. Neyi; belediye başkanlarının daha fazla ödenek istediklerini. Belediye başkanlarının derdi bu; daha fazla ödenek.

Belediye başkanlarının başka derdi nedir: Özlük haklarında güvence; bakanlıklarla ilişkilerde partizanca davranılmaması; imzasız dilekçelerle başının ağrıtılmaması; Hazine, vakıf ve Arsa Ofisi gibi kurumların arazi, arsa ve binalarının belediyelere devri; yazışmalarda serbestlik -yani, bir belediye başkanı, rahatlıkla, herhangi bir makama yazı yazabilmeli, o yazı, İçişleri Bakanlığına valilik kanalıyla gitmediği için geri dönmemeli- kullanacağı otonun "hizmet otosu" adı altında değil "makam otosu" olarak tabir edilmesi, tariflenmesi; çevre düzeni planları hariç, tüm planların kendilerince yapılması; katılımcılığı kendi yerel özelliklerine göre saptamalarının serbestliği; eleman alımındaki serbestlik ve bununla ilgili olarak vali onayı gibi birtakım kısıtlamaların kaldırılması; zorunlu ve ihtiyarî görev diye, belediyelerin görevlerinin sayılmaması; kentiçi trafiği gibi önemli bir konunun belediyeler tarafından düzenlenmesi; Çevre Yasasıyla ellerinden alınan yetkilerin geri verilmesi ve bu anlamda belediyelerin yaptırım uygulayabilmesi; organize sanayi bölgelerinin yönetiminde zorunlu olarak yer almaları; denize kıyısı olan belediyelerin denizlerde yetkili kılınması ve gıda maddeleri üretim yerlerinin belediyeler tarafından denetlenmesinin sağlanmasıdır.

Peki, bunları söyledikten sonra, belediyeler neler yapmamalı, belediye başkanları neler yapmamalı diye düşünürsek, ilk akla gelen şunlar oluyor: Tüm siyasî partilerimiz, kendi seçim bildirgelerinde, kendi anlayışları çerçevesinde, belediye seçimlerine giderken bazı şeyler söylemektedirler elbette; ama, önemli 2-3 maddenin, parti ayırımı olmaksızın, tüm belediyelerce uygulanması şarttır. Bir defa, bağış alınması yasaklanmalıdır. İmar planında yeşilalan olarak görülen yerlerin üzerinde oynanması ağır suç kapsamında değerlendirilmelidir. SİT alanlarına dokunulmamalıdır. Kendi bütçelerini zorlayacak borçlanmalara girmeleri önlenmelidir.

Değerli arkadaşlarım, bunların, belediye başkanları açısından yaşamsal sorunlar olduğunu unutmayalım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; maddeye gelince, okuduklarımdan da anlaşılacağı üzere, madde, bakıldığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün belediyelere de uygulanmasını beraberinde getirmiştir; yani, Başkanlık Divanında süreler nasıl ilk iki yıl için farklı ve ondan sonraki yıllar için farklı olarak tanımlanmışsa, burada da böyle tanımlanmıştır ve kabul edilebilecek olan bir maddedir.

Biraz bu maddeyi de vesile ederek, demin de söylemiş olduğum gibi, 89'u esas, 8'i geçici olmak üzere toplam 97 maddelik bu yasa tasarısının, 1930 tarihinde çıkmış olan 1580 sayılı Yasadan -bir önceki maddede yaptığım konuşmada belirttiğim, hatta, bir arkadaşımın da burada ifade ettiği gibi- daha fazla bir şey getirdiğini de söylemek mümkün değil; ama, şunu itiraf etmeliyiz ve övünçle söylemeliyiz ki, yasa, gerçekten de, Türkçeleştirilmiştir; sadeleştirilmiştir, Türkçeleştirilmiştir. Bunun ötesinde, çok fazla köklü bir değişiklik yoktur.

Dünyanın bunca hızlı değişime uğradığı bir dönemde, eğer halen, bu demin söylediklerimi bir kenara bırakarak başka bazı şeyleri söylemek gerekirse, ben sizlere, inandığım, düşündüğüm ve yerel yönetimlerde özellikle uygulanmasını arzu ettiğim, temsilî demokrasiden doğrudan demokrasiye geçiş aşamalarında, içerisinde bulunduğumuz durumu da irdeleyerek, bazı teorik bilgiler sunmak istiyorum.

Temsilî demokrasi şu anda büyük bir kriz geçiriyor. Bu da, doğrudan, demokrasinin önemini gösteriyor ve önünü de açıyor. 1923'te ilan edilen cumhuriyetimiz 1950'de çokpartili yaşama adım atabildi ve temsilî demokrasi bütün eksikliklerine rağmen uygulanmaya başlanıldı. Ülkenin parlamenter demokrasi deneyi, hiçbir zaman, olması gereken genişliğe ve kaliteye sahip olamadı. Onun sınırlarını genişletmek, gelişmiş sanayi toplumlarındaki standartlara ulaştırmak için epey uğraş verildi; ama, onarmakla, sağını solunu çekiştirerek genişletmeye çalışmakla dikiş tutmuyor.

Gelişmiş ülkelerde temsilî demokrasi dar gelmeye başladı. O nedenle, bütün bunlar dünyanın gündeminde. Demokrasinin demokratikleştirilmesi ya da demokrasinin yerelleştirilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor. Bunun yeri ve yönü, tabiî ki, Ömer Dinçer yasaları değil. Bunu, şu nedenle hatırlatıyorum: Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı tartışmaları esnasında, Müsteşar Ömer Dinçer şöyle diyor : "Globalleşen dünyada ulus devletin gücü zayıflıyor; globalleşme, evrensel kültür ve hayat tarzı empoze ediyor; ancak, globalleşme, başka bir kutbun da, varlığını sürdürülebilmek için ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu da, mahallî bir kültürdür; dolayısıyla, globalleşmenin olduğu her yerde, mahallî kültürlerin geliştiğini görüyoruz. Bizim ülkemiz de söz konusu olduğunda, mahallî kültür İslamdır. Globalleşme ne kadar artarsa, İslam da o kadar çok artacaktır." Ve devamla: "Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyet gibi temel ilkelerin, yerini, ademimerkeziyetçi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zamanı geldi" diyor. Bunları daha dün gazete sütunlarında okumuştuk bildiğiniz gibi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, belediyelerin demokratikleşmesini ve doğrudan demokrasinin uygulamalarını bu çıkacak olan yasalarla getirmek isterken, yönetimin dinselleştirilmesi anlamını taşıyan böylesi yaklaşımların da bizleri ürküttüğünü özellikle söylemek istiyorum.

Sanayi toplumlarında, sanayi toplumu olmadan temsilî demokrasi de olamazdı, temsilî demokrasi toplumu olmadan da sanayi toplumu gelişemezdi. Sanayi toplumu geliştikçe, sayıları artan ve hareketlenen işçi sınıfının ve diğer çalışan kesimin çıkarlarının temsilcilerinin de siyasî rejim içinde yerlerini alması kaçınılmazdı. Batı'nın muhafazakâr, liberal, sosyalist, sosyaldemokrat, komünist ve benzeri partileri bu süreç içinde ortaya çıkıp temsilî demokrasinin vazgeçilmez unsurları ve taşıyıcıları olmuştur doğal olarak. Kısacası, tanımlarsak, neydi temsilî demokrasinin esası; seçmenler siyasî kararları doğrudan kendileri alamazlar, bu kararları kendi adlarına alacak kişileri seçerler. Bu yetki devri, belirli aralıklarla yapılan seçimlerle gerçekleşir. Bu şekilde oluşan parlamentolar, teorik olarak, birbirlerine rakip güçlerin temsilcilerinin temsil ettikleri kitleler adına birbirleriyle pazarlık yapıp ulaştıkları kurumlardır, şimdi olduğu gibi. Bu sistem, yaşama ve çalışma koşulları bakımından sanayi toplumuna da denk düşüyor. Sanayi toplumunun yavaş yavaş aşılmasıyla, bunun yolu, yaşam biçimleri, çalışma ve değer yargıları, siyasî talepleri hızla değişebilen farklı bir yapı ortaya çıkmaya başlamıştır. Artık, olmayan kitleleri temsil etmek iddiasındaki temsilî demokrasi, bunun temel kurumları yavaş yavaş farklı bir yapıya bürünmeye başlamıştır. Politikacılar bile, bırakalım geniş seçmen kitlelerini, kendini dahi temsil edemez hale gelmeye başlamıştır. Bunu, genel olarak algılarsak, sanayi devriminin gerçekleşmemesi, onun getirdiği sınıfların oluşmaması ve yeteri kadar sermaye birikimi olmaması denilebilir; ama, gelinen noktada, temsil krizi, ülkemizde de yaklaşık aynıdır. Hatta, diyebiliriz ki, sanayi toplumu olamadığımız için temsilî demokrasiye de yeteri kadar sahip olamayan ülkemiz, şimdi de, bilgi toplumuna doğru çok ciddî adım atabilmiş değildir. Küreselleşmenin yarattığı sancıları derinlemesine yaşayan bir ülke konumundayız.

Yeni, en yeni iletişim teknolojileri anında ülkemize giriyor. Dağ başında yaşayan insanlar dünyada neler olup bittiğinin farkına varabiliyor. Seçmen kitleleri, popülist politikaların sonuna gelindiğini yaşayarak görüyor. Daha dün yapılan anketlerde, halk, politikacılara olan güvensizliğini rakamlarla ifade ediyor ve güvenmiyor.

Temsil yeteneğini yitiren, kendisine güvenmeyen politikacı, yeniden seçilebilmek uğruna, seçmen gruplarının inançlarıyla, kutsal değerleriyle oynuyor, çeşitli ikiyüzlülüklere başvuruluyor, sistemin yenilenmesi dile getiriliyor; hemen arkasından, başkanlık mı, yoksa yarı başkanlık mı diye tartışma açılıyor. Hatta, açılmakla kalınmıyor, çeşitli ülkelere, bu konuda araştırma yapılması için heyetler gönderiliyor ya da tek dereceli mi iki dereceli mi seçim yapalım konusu gündeme geliyor.

Oysa, son zamanlarda, sandığa gidenlerin azalmasını önlemek için çare aranırken, böyle entrikalar yerine, Seçim Yasasında, Siyasî Partiler Yasasında yapılacak olan değişikliklerle seçmenlerin politikadan uzaklaşmalarına engel olunabilir; onları, doğrudan sorunlarına sahip çıkan vatandaş haline getirebiliriz.

Temsil krizini derinleştiren bir başka şey daha var; bu da, temsilî demokrasinin artan karar yükü altında ezilmesidir. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen küreselleşme, aynı hızla sonuçlandırılması gereken karar yükünü sürekli artırıyor. Hantal bürokrasi, aşırı merkezî yapı vesaire gibi bilinen nedenlerle, artan bu kadar karar yükünün altından kalkılamıyor. Bu durum, güven bunalımı yaratıyor. Kuşkusuz, ülkenin tamamını ilgilendiren sorunlar yerel kararlarla çözülemez; ama, sadece belirli bir yöreyi, ili, ilçeyi, mahalleyi ilgilendiren sorunlar da ulusal düzeyde çözülemiyor. Ülkemizde bütün kararlar, sadece ulusal düzeyde ve merkezde alınıyor. Bunun yerelle paylaştırılması, ama, dikkatli ve ülke bütünlüğünün gözönüne alınacağı şekilde olması lazım.

Biz, toplumda çeşitlenme eğilimini bir tehdit olarak algılamıyoruz. Bu hususta geçmişte hazırlanmış epey raporlarımız da var. Toplumdaki siyasî yabancılaşmayı çok önemli buluyoruz. Çünkü, güven eksikliğini ortadan kaldıramayan, toplumun enerjisini, katılımını geliştiremeyen bir rejim yalnızlaşır, dış güçlerin baskısı ve olası komplolarına daha açık hale gelir, ekonomik ve siyasal bağımlılığı artar. Rüşvet, sahtecilik, devlet kaynaklarının hortumlanması, devlet içinde çeteleşme, mafyalaşma...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

43 konuşma daha · 6 Temmuz 2004

43 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook