Kopenhagdaki ab ülkelerinin katıldığı zirve toplantısına ilişkin
Adana Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 11. Birleşim · 1. yasama yılı · 17 Aralık 2002 · 1.647 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ömer Çelik (AK Parti), 17 Aralık 2002 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 11. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KOPENHAGDAKİ AB ÜLKELERİNİN KATILDIĞI ZİRVE TOPLANTISINA İLİŞKİN); konuşma 1.647 kelime.
Ömer Çelik (AK Parti, Adana). “Kopenhagdaki ab ülkelerinin katıldığı zirve toplantısına ilişkin”. TBMM Genel Kurulu, 11. Birleşim tutanağı, 17 Aralık 2002. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/omer-celik-22-2002-12-17-kopenhagdaki-ab-ulkelerinin-katildigi-zirve-toplantisina-iliskin (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA ÖMER ÇELİK (Adana)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, bu atılan turun, son yirmi yirmibeş günlük turun... (AK Parti sıralarından "Sesiniz gelmiyor" sesleri)
Eğilmem gerekiyor; eğilince de konsantrasyonum bozulur... Sesim gelecek, sesim güzeldir; şimdi duyacaksınız.
Bu atılan turun yirmi yirmibeş günlük kısmında birtakım özel görüşmelerde de bulunduğum için, size hem buradaki birtakım teknik konularla ilgili hem de bu görüşmelere hâkim olan siyasal psikolojiyle ilgili bilgi vermek istiyorum hem de bazı hususları cevaplamak istiyorum.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Mevcut dünya siyasetinde, artık, sadece metinlerle konuşmak, metin üzerinde haklı olmak ya da metin üzerinde haksız olmak çok bir şey ifade etmiyor. Kuşkusuz, metinler, anlaşmalar, eldeki birtakım belgeler ve bilgiler, halen dünya siyasetini büyük oranda belirliyor; ama, temel olarak da şöyle bir şey var: Herhangi bir siyasî meselede global algının sizi nasıl algıladığı, sizin global algıyı nasıl yönettiğiniz, en az metinlerdeki pozisyonunuz kadar önemli oluyor. O sebeple, bugün, artık, hiç kimse, dünyadaki herhangi bir konuyu konuşurken, 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletlerinde meydana gelen menfur saldırıyı görmezden gelerek herhangi bir konuyu konuşamıyor.
11 Eylülden sonra ne olduğunu biliyoruz. Dünyanın önüne bir mesele konuldu. Bu mesele, bir küresel savaş tehdidi olduğu, bir küresel terörizm tehdidi olduğu şeklindeydi. Buna karşılık dünya, yeni bir küresel barış arayışını nasıl kurabileceğini, yeni bir pax'ı nasıl tesis edebileceğini düşünmeye başladı. Bu çerçevede bakıldığı zaman, Avrupa Birliği meselesi ve bunun dışındaki büyük siyasî entegrasyonlar, her zaman için, bir medeniyetler arası temas meselesi olarak önümüze gelmektedir. Şunu kabul etmek gerekir: Avrupa Birliğinin genişlemek üzere alacağı son 10 ülkenin toplam yüzölçümü ve 10'unun toplam nüfusu, neredeyse, ancak Türkiye kadar edebiliyor; dolayısıyla, 10 ülkeyi almakla Türkiye'yi almak birbirine eşdeğer bir kuvvet oluşturuyor, Avrupa Birliği dengeleri içerisinde.
Bu çerçevede bakıldığı zaman, Türkiye'nin bütün haklı tezlerini sonuna kadar anlatmak gerekiyor; fakat, Türkiye'yle ilgili tezlerin anlatılmasında, Türkiye'nin pozisyonunun korunmasında çok ince ayarların yapılması gerektiği de ortada. Bizim öncelikle, bu süreçteki pozisyonumuz şudur: Biz, sınırımızın ötesinde daha çok demokrasi için, özgürlükler için, askerlerimizi, NATO çerçevesindeki mükellefiyetlerimiz doğrultusunda, ölüme göndermekten çekinmediğimizi bütün Avrupalı liderlere Genel Başkanımız ifade etmiştir.
Bu çerçevede, NATO çerçevesinde beraber ölmekten çekinmediğimiz değerlerin, daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük çerçevesinde daha çok beraber yaşamak için kullanılması doğrultusunda, bu siyasî entegrasyondan Türkiye'nin dışlanmasını kabul edemeyeceğimizi ifade etmişizdir.
İfade ettiğimiz bir diğer husus şudur: Şimdi, tabiî, bu kürsüden, benim bütün çocukluğum boyunca gördüğüm gibi, Türkiye'yi içe kapatacak milliyetçi bir söylem kullanıp, alkış toplamak kolaydır. Benim bütün çocukluğum boyunca gördüğüm gibi, bu kürsüden, çeşitli yerlerde, milliyetçi duyguların harekete geçmesini sağlayacak konuşmalar yapmak kolaydır; ama, Türkiye'nin de önünde bir problem vardır, o problem de şudur: Önümüzdeki yüzyılda siyasetten beklenen, bütün değerlerin ötesinde şöyle bir şeydir: Artık "biz sana ideoloji veriyoruz, sen bize oy ver" mantığını bir kenara bırakıyor yeni siyaset ve insanlara nasıl iyi yaşam vereceğini vaat etmek durumunda kalıyor. İnsanların önüne, kuşkusuz, mensubiyet duygularını onaran, mensubiyet duygularını yücelten tavırlar da koymak gerekiyor; fakat, onları, daha çok demokrasi ve daha çok refah çerçevesinde nasıl daha iyi yaşatacağı konusunda da siyasetin çok ciddî bir ekseni ve problemi olması gerekiyor. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Bu çerçevede sık sık söylenen bir şey vardır; bizim jeopolitik konumumuz... Kuşkusuz Türkiye'nin eşsiz bir jeopolitik bir konumu vardır. Kuşkusuz Türkiye Avrasya'nın kalbi ve beynidir. Kuşkusuz Türkiye bütün medeniyetlerin kavşak noktasıdır. Bu çerçevede Türkiye'nin jeopolitik konumunu çok önemsiyoruz; fakat, bir ülkenin dışarıya pazarlayabileceği tek şey kendi jeopolitik konumuysa, onun demokrasisi de jeodemokrasi oluyor. Jeodemokrasi şöyle bir şey: Diyoruz ki, bizim demokrasimizin, bizim jeopolitik konumumuzdan ötürü kendine has özellikleri var, bu özellikler sebebiyle bazı eksikliklerimizin olması doğaldır diye söylene gelmiştir. Biz, kesinlikle, bunu kabul etmiyoruz. Demokrasinin daha az olması ya da özgürlüklerin daha az olması gibi bir mazereti kabul etmiyoruz. Bu sebeple, Kopenhag kriterlerine Türkiye'nin uymasını, Kopenhag kriterlerinin Ankara kriterleri yapılmasını, dünyanın birçok bölgesinin Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri olarak tanımasını, biz, sadece Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde, oraya girme çerçevesinde değil, kendi halkımıza saygımız gereği kabul ediyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Bunu, bütün zeminlerde ifade ettik ve çok açık bir tablo vardı önümüzde, o da şuydu: Sayın Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı güzel bir şey söyledi; 1993'teki siyasî kriterlere uymuşsa alınmalıydı, uymadığı taraf neydi diye. Evet, bu soruyu biz de sorduk, aynen söylenen şey şuydu, Sayın Genel Başkanımıza şu ifade edildi: "Evet, siz, bizden, Türkiye'ye kesin müzakere tarihi verilmesini istiyorsunuz. Biz de size diyoruz ki, evet, Meclisiniz göz kamaştırıcı işler yapıyor; ama, ortada da bir gerçek var, göz kamaştırıcı işler yapıldığı kadar, bunun uygulamaya geçirilmesi gerekir." Kendilerine uygulamadaki eksiklikleri sorduğumuzda söyledikleri şey şuydu: "Somut örneği sizsiniz, siz, hâlâ, siyasî yasaklısınız." (AK Parti sıralarından alkışlar)
Dolayısıyla, Türkiye'de uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin Türkiye'nin önüne sürülmesinin, Meclisimizin samimiyetinin denenmesi ya da hükümetimizin samimiyetinin denenmesi diye bir tavır alınması şeklinde yorumlanması doğru değildir. Özellikle şunu belirtmek gerekir: Sadece bizim hükümetimizi değil, hiçbir cumhuriyet hükümetini, hiçbir dış güç samimiyet sınavına tabi tutamaz! (AK Parti sıralarından alkışlar) Eğer, herhangi bir cumhuriyet hükümeti bu konuda bir zaaf gösterirse, o, bir hükümet olarak kalabilir; ama, başındaki "cumhuriyet" sıfatını kaybeder. Bizim cumhuriyet hükümetimiz bu konuda hiçbir samimiyet sınavına tabi tutulamaz; kendi pozisyonunu açıkça belli etmiştir ve bu pozisyonunun arkasında da sonuna kadar durmuştur. Özellikle, Sayın Başbakanın Kopenhag'taki temaslarında açıkça ortaya çıkan gerçek şudur: Türkiye'nin tezlerinin, Türkiye aleyhine hiçbir esneklik gösterilmeden, tam bir kararlılıkla savunulduğu, Danimarka Başbakanı olmak üzere diğer başbakanlar tarafından ifade edilmiştir.
Bu temaslar sırasında açıkça hazırlanan taslak metinlerde, biz bu tura ilk başladığımızda, Türkiye için en erken düşünülen randevu için randevu tarihî bile 2008 yılına sarkıyordu. 2008 yılı, çeşitli ülkelerde, çeşitli vesilelerle bize ifade edilmiştir. Bu turla birlikte şöyle bir şey söylenmiştir; bizden önceki Meclisin yaptığı çabalar, olağanüstü gayretler, yine bu Meclisin gösterdiği irade ve kararlılık doğrultusunda Danimarka Başbakanının bizzat kendi ifadesidir: "Bizi yeni siyasî stratejiler geliştirmeye zorluyorsunuz, elimizdeki taslakları değiştirmek durumunda kalıyoruz ve bu tarihi geri çekmek için yeni bir hazırlık yapmak durumundayız." Dolayısıyla, hiç kimse, sadece bu gezi sebebiyle bu başarı elde edildi demiyor. Bunda, kuşkusuz, geçmişteki kazanımların da katkısı vardır. Sayın Baykal, Hazreti Mevlana'yı andı, biz de analım. Mevlana diyor ki: "Söyle, söyle ki, her söyleyen bir çağ açıyor, bir ark açıyor, bir sonraki çağa su ulaştırıyor. Gerçi, her çağın bir söyleyeni var; ama, öncekilerin söyledikleri ona yar." (AK Parti sıralarından alkışlar)
Biz, geçmiştekilerin, geçmişteki Meclislerin ve hükümetlerin, Avrupa Birliğine girişimiz yolunda açtığı arktan gelen kazanımları muhakkak surette istihdam ettik; fakat, bunları daha da yükseğe taşımaya çalışarak, en tempolu bir biçimde, en kararlı bir biçimde bu hususu anlattık. Peki, fark neydi? Fark şuradaydı: Birincisi, çok uzun zamandır, Türk siyasî sistemini yenileyecek şekilde bir seçim galibiyeti ortaya çıkmıştır. Bu seçimin galibi olan parti, uyum yasalarını geçirmekte ve bunu uygulamakta hiçbir müşkülle karşı karşıya değildir. Ayrıca, birebir temaslar doğrultusunda, Türkiye'nin tezleri en kararlı biçimde anlatılmıştır. Türkiye'den önce üye yapılan ülkelerin ya da Türkiye'den önce tarih verilen ülkelerin, bizden daha geri olduğu noktalar, bizim daha ileri olduğumuz noktalar, tek tek, bu liderlerin önüne serilmiştir ve burada çok iyi bir müzakere ve diplomasi trafiği yaşanmıştır.
Bu metne giren "fazla gecikmeden" ifadesi, bir yıl sonra, iki yıl sonra, üç yıl sonra gibi bir anlam taşımaz; bu, teknik olarak, üç ay ile altı ay arası bir anlam taşır. Bu müzakereler konusunda daha önce verileceği söylenen ilerleme raporu, sadece Türkiye'ye özgü bir rapor değildir. Bu ilerleme raporu, zaten, bütün ülkeler için geçerlidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖMER ÇELİK (Devamla)Bu ilerleme raporunun sonuçlarına göre bir tarih verilip verilmemesi söz konusu olacaktır, müzakereye başlanıp başlanmaması söz konusu olacaktır; dolayısıyla, o, herkes için geçerlidir.
Yine bir teknik düzeltme yapmak gerekiyor. Yeni giren 10 ülkenin, eğer, bize, 2003'te müzakere tarihî verilseydi, bizimle ilgili müzakerenin başlaması konusunda söz sahibi olamayacağı bilgisi de doğru değildir. O ülkeler, bize 2003'te müzakere tarihî verilmiş olsaydı bile, bizim gibi yeni müzakere tarihî alacak ülkelerin gidişatları konusunda söz sahibi olacaklardır; fakat, yeni bir gelişme olabilir; Avrupa Birliği, konsensüsle karar almak yerine, çoğunlukla karar alma aşamasına geçebilir; o zaman, çoğunluğun oy hakkı doğrultusunda bir karar alınması ortaya çıkabilecektir.
Buradaki tavrımız şudur: Sayın Baykal'ın söylediklerinde, bir nebze, siyasal totoloji var; onlar bizi almıyorlar, biz yaptık; fakat, onlar bunu kabul etmediler; peki, ne yapacağız?.. Bizim cumhuriyetimiz, temelinde bir Avrupa perspektifidir. Kıta Avrupasındaki cumhuriyetçi değerlerin, burada, kendi ülkemizde, yeni bir siyasal aşama olarak yaşatılmasıdır. O sebeple, Kıta Avrupasındaki gibi, bizim cumhuriyetimiz de, her şeyden önce, siyasal erdemin yaşatılmasına dayanır; bu, cumhuriyeti kuran kadroların büyük bir basiretle, büyük bir önseziyle, daha cumhuriyeti kurar kurmaz verdikleri bir karardır. Dolayısıyla, bizim, buradaki perspektifimiz şudur: Avrupa Birliği gibi bir siyasî entegrasyona üye olsak da olmasak da, herhangi bir şekilde Avrupa Birliğinin tam üyesi olsak da olmasak da, açık bir şekilde, Kopenhag siyasî kriterlerini, kendi ülkemizdeki yerli siyasî değerler haline getireceğiz; çünkü, bize göre, Kopenhag siyasî kriterleri Avrupa Birliğinin kendisinden bile çok daha önemlidir.
Kıbrıs konusunda kısa bir şey söyleyeceğim. Çok basit bir şey var; kuşkusuz, hiç kimse, Kıbrıslı yurttaşlarımızın, Kıbrıslı kardeşlerimizin varoluş davasını görmezden gelemez. Zaten, bütün bu çabalar, Kıbrıslı kardeşlerimizin varoluş davasını yeni siyasî enstrümanlarla nasıl yürütebiliriz, nasıl devam ettirebiliriz şeklinde bir yaklaşımın ürünüdür; ama, şöyle bir şey var: Eğer, siz, ekonomik olarak Ada'nın güneyinden daha fakir hale getirmişseniz; eğer, siz, her gün, sizin topraklarınızdan binlerce kişinin karşı tarafa geçip çalışmak zorunda kalmasını bir siyasal problem olarak önünüze koymamışsanız; eğer, siz, karşı tarafın Avrupa Birliği pasaportunu Türklere de dağıtması karşısında ortaya çıkacak psikolojik çözülme hakkında yeterli bir yaklaşım geliştirme şeklinde bir tavra sahip olmazsanız "Kıbrıslı kardeşlerimizi koruyacağız" demeniz, sonuç olarak hiçbir şey ifade etmez.
Bir sistemin, kendi kardeşlerini, kendi soydaşlarını koruması için üç şey üretmesi gerekir; adalet üretmesi gerekir, refah üretmesi gerekir, güvenlik üretmesi gerekir. Kuşkusuz, güvenlik üretmeye çok önem veriyoruz, kuşkusuz, adalet üretmeye çok önem veriyoruz; fakat, bunlar kadar refah üretmeye de önem vermek durumundayız.
Ortaya çıkacak tabloda bizim yaklaşımımız, Kuzey'in ve Güney'in haklarını eşit olarak güvence altına alan bir ortaklık devletinin Avrupa Birliğince kabul edilmesidir. 28 Şubata kadar yapılacak müzakereler, Annan Planı üzerinde yapılacak müzakereler, iki tarafın egemenlik haklarını kabul eden, eşitliğe dayanan bir statü şeklinde yeni bir ortaklık devletinin Avrupa Birliğine girmesini sağlamaya dönük olacaktır. Bunun gerisinde herhangi bir tavrın, kapı arkasında gizli bir pazarlığın, hükümetimize ya da partimize ima yoluyla bile atfedilmesinin hiçbir zemini ve mesnedi yoktur.
Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
10 konuşma daha · 17 Aralık 2002