Yükseköğretim kurmları teşkilatı kanununda değişiklik yapılması hk.(s.s.1067)
Bursa Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 78. Birleşim · 4. yasama yılı · 22 Mart 2006 · 1.748 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mustafa Özyurt (CHP), 22 Mart 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 78. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HK.(S.S.1067)); konuşma 1.748 kelime.
Mustafa Özyurt (CHP, Bursa). “Yükseköğretim kurmları teşkilatı kanununda değişiklik yapılması hk.(s.s.1067)”. TBMM Genel Kurulu, 78. Birleşim tutanağı, 22 Mart 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mustafa-ozyurt-22-2006-03-22-yuksekogretim-kurmlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hk-s (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA MUSTAFA ÖZYURT (Bursa)Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım; 1067 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini sizlerle paylaşmak için söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan önce, hepinizi, en içten saygılarımla selamlarım.
Değerli arkadaşlarım, tasarı -sizin de elinizde var bildiğim kadarıyla- Kadir Has Üniversitesi bünyesinde bulunan Tıp Fakültesi, Florence Nightingale Hastanesi Hemşirelik Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kardiyoloji Vakfınca kurulacak olan Sağlık Bilimleri Üniversitesine devredilmiştir diyor; tasarının ana şeyi bu.
Bir üniversite öğretim üyesi olarak şunu hemen söylemek istiyorum: Gerçekten, sağlık bilimleri üniversitesinin olması güzel bir şey; çünkü, daha evvel kurulmuş olan vakıf üniversitelerinin içindeki tıp fakülteleri, istenildiği düzeyde, yani, kamu, devlet üniversitelerinin tıp fakülteleri düzeyine çoğunlukla erişemediler. Bunun bir nedeni de, hastanelerinin yetersiz olması veya hastaneye yatan hastaların pek çoğunun, paralı hasta oldukları için, öğrenci, asistan gibi, eğitim düzeyinde olan kişilere yeterince yararlı olamamaları. Hatta, bir şeyi de söyleyebilirim. Bu üniversitelerin pek çoğunun kadavra salonları yok; yani, eğitim için yeterli değiller. Bu bakımdan, bu üniversitenin sağlık bilimleri üniversitesi olarak kurulması bence iyi bir düşünce.
Bildiğiniz gibi, Anayasamızın 130 uncu maddesinin birinci fıkrası, kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversitelerin kanunla kurulacağını hükme bağlamıştır. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, "kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak kaydıyla, vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir" hükmü yer almaktadır.
Bu, 1982 Anayasamızın getirmiş olduğu bir değişikliktir; çünkü, daha evvelki anayasalarımızda vakıf üniversiteleri diye bir olay yoktu. Üniversiteler, devlet tarafından kurulan kurumlardır.
Bir iki rakamla sözlerime başlamak istiyorum. Üniversitelerimizde şu anda lisans ve önlisans düzeyi programında öğrenci sayımız 1 940 000, örgün öğretim gören öğrenci sayımız ise 1 200 000; yani, bunların bir kısmı açıköğretimde öğrenim görüyorlar.
Şu anda, hizmet veren -yükseköğretim kurumu olarak- 53 tane yerleşik üniversitemiz var, faaliyette olan üniversitemiz var. Artı, buna, yine burada sizin oylarınızla geçmiş olan 15 yeni üniversitemiz eklendi; ama, henüz rektörleri atanmadığı için, bildiğiniz gibi, bir mutabakata varıp da, rektör konusunda, gerçekten üniversitemize yakışan bir rektör atamasına girişmediğimiz için, henüz rektörleri atanamadığı için, 68 tane kamu üniversitemizin olması gerekiyor.
Yine, şu anda 24'ü vakıf olmak üzere toplam 68+24 üniversitemiz bulunuyor diyebilirim. Bunların içerisinde 1 tanesi de, bugün -sizin vereceğiniz oylarla- yasayla eklenmiş bulunuyor.
Gerçi, bu Florence Nightingale Hastanesinin bazı sakıncaları, bazı istenmeyen yönleri oldu bildiğim kadarıyla; İstanbul Üniversitesinden kopmalar oldu, mahkemelik oldular; ama, inşallah, bundan sonraki durumda, bu vakıf üniversitemiz büyük bir sorun çıkarmaz diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, 2004 yılı öğrenci sayısı veri alındığında, toplam 24 vakıf üniversitemizin öğrenci sayısına katkısı yalnız yüzde 4,2; yani, bu kadar üzerinde konuştuğumuz şey, yüzde 4,2'lik bir sayıdır. Aslında, AKP İktidarının yeni üniversite açmakta inandırıcı olmadığını ben başından beri düşünüyorum. Bunu, içtenlikle de her zaman söyleyebilirim. Gerçekten, üniversite kurmak için inandırıcı olduğunu sanmıyorum; çünkü, iktidarların çoğu, zaten üniversitelerden hoşlanmazlar.
Değerli arkadaşlarım, toplam bu 1 941 000 öğrenciye eğitim verecek olan yaklaşık olarak 16 445 öğretim elemanımız; yani, profesör, doçent ve yardımcı doçentimiz var; ama, en kötüsü, öğretim üyesi sayısının dağılımındaki kötü dağılımdır diyebilirim. Öğretim üyesinin yurt içindeki dağılımı oldukça dengesiz. Bu 16 000 öğretim üyesinin 10 095'i, İstanbul, Ankara ve İzmir'de yoğunlaşmakta. Bunlar, 428 000 öğrenciye eğitim veriyor. Kalan 1 500 000 öğrenciye ise 6 440 öğretim üyesi tarafından eğitim verilmekte. Üstüne üstlük, buradan, birkaç ay evvel bir kanun tasarısı geçti ve bu kanun tasarısı yürürlüğe de girdi. Öğretim üyesi dağılımımız böyle dengesiz, batıda çok iyiyken, doğuda kötü olmasına karşılık, buradan bir kanun geçirildi ve Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim ve araştırma hastanelerine 141 öğretim üyesi Ankara, İstanbul ve İzmir'e doğudaki üniversitelerimizden geldiler. Böylece, doğudaki üniversitelerimiz biraz daha fakirleşti. Bu da, yine sizlerin, AKP'li milletvekillerinin oylarıyla gerçekleşmiştir. O bakımdan, bu dağılımdan biz şikâyetçiyiz demeye, bana göre, hakkınız yok arkadaşlarım.
Bence, bizim esas önemli sorunumuz, yükseköğretim sistemindeki doğal büyüme alanımız iki yıllık meslek yüksekokulları olmalıdır. Meslek yüksekokullarının örgün öğretimdeki payı yüzde 38'dir, toplam payı ise -yani, bütün yükseköğretimdeki payı ise- yüzde 11 dolayında. Bu da çok düşük bir düzeydedir. Bu oran, ileri ülkelerde, çoğunda yüzde 30'un üzerinde. Örneğin, Singapur gibi bir ülkede yüzde 59, Tayvan'da yüzde 55, İsviçre'de yüzde 47, Amerika Birleşik Devletlerinde yüzde 55 düzeyindedir.
Meslek yüksekokullarındaki, öğretim veren, yani, öğretim elemanı sayısı da, öğretim görevlisi sayısı da bizim ülkemizde oldukça az; 6 129 tane öğretim elemanımız var. Bunların şöyle öğrencilere dağılımını yaptığımızda, yaklaşık olarak 66 öğrenciye 1 öğretim elemanı düşüyor ki, bu sayı oldukça düşük. Bu oran, Almanya'da 5 öğrenciye 1 öğretim elemanı, İngiltere'de 20 öğrenciye 1 öğretim elemanı, Japonya'da 9 öğrenciye 1 öğretim elemanı, Belçika'da 10, Hollanda'da 14, Macaristan'da 11, Amerika Birleşik Devletlerinde ise 21 öğrenciye 1 öğretim elemanı düşmektedir. Bu bakımdan da, yani, hem üniversitedeki öğretim üyemiz bakımından hem meslek yüksekokullarındaki öğretim elemanı bakımından oldukça gerideyiz diyebilirim arkadaşlar.
Bu arada, bir başka konuya değinmek istiyorum. Dünya Bankasının Türkiye Direktörü Andrew Vorkink'in hazırladığı bir rapordan size bazı başlıkları almak istiyorum: "1981'den bu yana, insan sermayesinin emeğin veriminin artışına katkısı çok azalmıştır. Açıkça, insanlara, üretim hayatından kopuk, yanlış eğitim verilmektedir. Türkiye'nin önündeki en büyük zorluk, işgücünün kalitesinin yükseltilmesidir."
Avrupa Birliği, kendi üyeleri içinde, Lizbon gündemi çerçevesinde eğitim hedeflerini belirlerken, 2010 yılına kadar gençlerin, yani, 22 yaşına kadar olanların yüzde 85'i lise eğitimi almış olmalıdır demektedir. Türkiye, bu hedefin çok çok gerisindedir arkadaşlar. Türkiye, temel eğitim yolunda çok önemli aşamalar kaydetmiştir; ancak, lise eğitiminde benzer bir başarıdan son derece uzaktır. Türkiye'nin Avrupa Birliği hedefini yakalayabilmesi, bu koşullarda, hemen hemen 2030, 2040 yılına kadar mümkün olmayacaktır.
Ayrıca, rakamlara bakıldığında, Türkiye'deki büyük bölgesel ve cinsiyet eşitsizlikleri de vurgulanmaktadır. Örneğin, Diyarbakır'da 20-24 yaş grubunun yalnızca yüzde 28'i lise diplomasına sahipken, bu yaş grubunda kızların yalnız yüzde 17'si lise diplomasına sahiptir arkadaşlar. Diyarbakır'daki sonuçlar, diğer doğu illerimizde de farklı değildir; hemen hemen hepsinde aynıdır diyebilirim.
Türkiye'nin eğitim alanında karşılaştığı diğer bir zorluk da, meslekî eğitim sistemine ilişkindir. Bu sistemde, halen, lise öğrencilerinin, 3 000 000 öğrencinin 1 100 000'den fazlası yer almaktadır. Birçok kimse, meslek okullarının, işgücü piyasasının talep ettiği mezunları yetiştiremediğini varsaymaktadır. Halbuki, işgücü bakımından en kaliteli elemanlar meslek yüksekokullarından yetişecektir.
Diğer yandan, bizim bir büyük sorunumuz da, üniversiteye girişte ÖSS sınavı dediğimiz sistemdir ki, Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirisinde böyle bir sistem yoktur arkadaşlar. Burada bir sınav sektörü oluşturulmuştur ve bu sınav sektörüne bağlı olarak da, aileler, çocuklarını dershaneye göndermek zorundadırlar. Her üniversiteye girecek olan öğrencinin ailesi, üniversite sınavına hazırlık için yaklaşık olarak 5 000 dolar ödemek zorundadır. Gerçi, hükümet, şimdi, biliyorsunuz, özel okullara, her öğrenci başına 1 000 dolar vereceğim veya 1 000 000 lira vereceğim diye bir tasarı getirecek önümüze. Bu, aslında, özel okulları desteklemek yerine, tuvaletleri pislikten geçilmeyen, tavanları akan, sobaları yanmayan, kapıları doğru dürüst kapanmayan kamu okulları, yani, devletimizin okulları dururken, özel okullara bu kadar parayı vereceğim demek, bence, abesle iştigaldir. Sayın Millî Eğitim Bakanı keşke olsaydı da burada, bu söylediklerime cevap verseydi; çünkü, özel okulları bu kadar desteklerken, neden kendilerinin okuduğu devlet okullarını bu kadar hor görüyorlar, bunu da inanın anlamış değilim. Yani, neden, böyle, bu kadar devlet okullarına karşı hükümet veya Millî Eğitim Bakanı soğuk, bunu gerçekten anlayamıyorum; çünkü, üçlü eğitim yapan veya 1, 2, 3'ü bir sınıfta okuyan pek çok yerde okulumuz varken, özel okullara şu kadar para veriyorum diye Sayın Millî Eğitim Bakanı burada övünüyor. Bunun övünülecek bir tarafı yok arkadaşlar.
Yine, AKP'nin çok sevdiği bir şey var; bir şeyi dağıttığı zaman çok övünüyor, işte şu kadar erzak dağıttık, bu kadar şunu dağıttık diye. Arkadaşlar, bunlar övünülecek şeyler değil, utanılacak şey bence. Bizim örf ve âdetlerimizde şunu dağıtıyoruz diye iktidar övünmez. İktidar iyi yaptıklarını ortaya koyar; der ki: ben okullarıma şu kadar iyi bakıyorum, öğrencilerim bu kadar iyi koşullardadır, okullarımın her biri tertemizdir. Bununla övünür, biz de alkışlarız.
Değerli arkadaşlar, vakıf üniversitesinin kurulmasına karşı değilim -bunu, hemen, baştan vurgulamak istiyorum- ama, şunu da söyleyeyim: Vakıf üniversitelerinin büyük çoğunluğu devlet üniversitelerini erozyona uğratmaktadır. Koskoca İstanbul Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Kürsüsünde bir tek profesör kalmıştır arkadaşlar; o da, önümüzdeki aylarda veya önümüzdeki yılda emekli olacak. İstanbul Hukuk Fakültesi Anayasa Hukukunda profesör kalmayacak; çünkü, birçoğu parasal nedenlerle kamu üniversitelerinden ayrılıp özel üniversitelere gitmektedir. Vakıf üniversitelerinin yapacağı en önemli şeylerden bir tanesi, öğretim üyesi yetiştirmektir. Vakıf üniversiteleri öğretim üyesi yetiştirmiyor, hazır kamu üniversitelerindeki öğretim üyelerini nasıl çekebilirim, onun peşine düşüyor. Gerçekten, vakıf üniversiteleri, eğer vakıf üniversiteleri olmak istiyorsa, adını altın harflerle yazdırmak istiyorsa öncelikle buna eğilmeli, önce öğretim üyesi yetiştirmenin ve kaliteli bir üniversite olmanın yollarını aramalıdırlar.
Bu arada, bu kanun tasarısı önüme geldiği zaman, bulunan vakıf üniversitelerinin hemen hemen çoğunu aradım, rektörleriyle teker teker konuştum, bir sıkıntıları, bir şikâyetleri olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Çoğunun büyük derdi yok. Ufaklarının, böyle, bocalama içinde olanlar var; onları da kabul ediyorum. Bunlar, yıllar içinde, vakıf üniversitelerinin bazıları, gerçekten, vakıf üniversitesi olduğunu gösterecek, kanıtlayacak ve kalıcı olacaktır; bazıları ise, yavaş yavaş eriyecek ve kaybolacaklardır. İşte bunu yaparken, üniversitelerin öğretim üyesi yetiştirmesi, mastır ve doktora düzeyinde eleman yetiştirmesi ve yavaş yavaş kendi üniversitesinin adamlarını yetiştirmesi gerektiğini kendilerine de vurguladım.
Bazı üniversitelerin yerleşme sorunu var. Kampuslarında sıkışık olduğunu söylüyorlar. Örneğin, bir üniversite "yurt yapmak için yerim yok" dedi. Etrafı orman arazisi olduğu için ormandan hiçbir şey alamıyor ve "sıkıştım kaldım" diyor; ama, bunu yaparken, buraya o üniversiteyi yerleştirirken herhalde bunu düşünmek lâzımdı, "etrafım orman arazisi, ben burada bir yere büyüyemem" diye düşünmesi lâzımdı; hiç öyle olmamış.
Vakıf üniversiteleri YÖK standartları düzeyine eriştirilmelidir. YÖK standartları düzeyinde değil vakıf üniversitelerinin çoğu.
Vakıf üniversitelerinde akademik personelin çalışma düzeyi belli değil arkadaşlar. Kararlaştırılmış, yapılmış bir tüzük yok. Vakıf üniversitelerindeki öğretim üyeleri, kamu üniversitelerinden geliyorlar, orada nasıl bir alışkanlıkları varsa onları ya devam ettiriyorlar veya -vakıf üniversitesinin kendine has bazı özellikleri var- gelip gidiyorlar, dersini anlatıyor ve bitirip çekip gidiyorlar.
Yine vakıf üniversitelerinden bir rektörün şikâyeti: "Öğrencilerden Katma Değer Vergisi alınıyor" dedi. Bu da, bilmiyorum, yani bir eğitim için giden bir öğrenciden… Hem üniversiteye para yatırıyorsunuz hem artı bunun için bir de Katma Değer Vergisi ödüyorsunuz. Bunu da ilk defa duydum ve şaşırdığımı da söylemek istiyorum.
Yine bir üniversitemizin şikâyeti; dedi ki: "Avrupa Birliği müzakere sürecinde müzakerecilere yardımcı olacak olan hukukçu, iktisatçı gibi üst düzeyde bürokrat yetiştirmek için fakülte kurmak istiyoruz; ama, şu anda bunu kuramıyoruz, kurmakta zorlanıyoruz." Ben de kendilerine kamu üniversitelerinde bu düzeyde müzakereci yok mu yapacak olan dedim. "Var; ama, biz daha değişik şekilde yapmak istiyoruz, daha kendimize has bazı özelliklerde yetiştirmek istiyoruz" diye söylediler. Bunları da, teker teker dertlerini dinleyerek sizlere iletmek istedim.
Bu arada şunu da söyleyeyim: İlk defa böyle bir konu geldiği için, bir vakıf üniversitesi nedeniyle böyle bir konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisinin kürsüsüne taşıdığınız için bize teşekkür ettiler. Ben de kendilerine buradan başarılar diliyorum, teşekkür ediyorum.
Bu üniversitemizin de ülkemize hayırlı olmasını diliyorum; ama, dediğim gibi, bazı konuların bir an evvel Türkiye Büyük Millet Meclisinde çözüme ulaştırılması gerektiğine de inanıyorum.
Bu duygularla, hepinize saygılar sunuyorum; teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
22 konuşma daha · 22 Mart 2006