İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 87. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Türkiye ve avrupa birliği arasındaki ilişkiler konusunda(8/2)

Recep Tayyip Erdoğan

Siirt Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 87. Birleşim · 1. yasama yılı · 29 Mayıs 2003 · 3.468 kelime · yaklaşık 17 dakikalık okuma

Kaynak göster

Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti), 29 Mayıs 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 87. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER KONUSUNDA(8/2)); konuşma 3.468 kelime.

Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti, Siirt). “Türkiye ve avrupa birliği arasındaki ilişkiler konusunda(8/2)”. TBMM Genel Kurulu, 87. Birleşim tutanağı, 29 Mayıs 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/recep-tayyip-erdogan-22-2003-05-29-turkiye-ve-avrupa-birligi-arasindaki-iliskiler-konusunda-8-2 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Siirt)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 29 Mayıs, bugün Batı'ya yürüyüşümüzün en önemli ve en anlamlı dönemeçlerinden birini oluşturan tarihî bir gündeyiz. Yine, Batı'ya yönelişimizin bir başka tarihî dönüm noktasında, Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde, tarihî bir irade beyanında bulunmak üzere, bu yüce çatının altında toplanmış bulunuyoruz. Sözlerime başlarken, hepinizi, böyle anlamlı, farklı, müstesna bir günde en kalbî duygularla selamlıyorum.

Hükümetimizin en önemli önceliklerinden birini teşkil eden Avrupa Birliğine üyelik süreci, toplumumuzun tüm kesimleri tarafından dikkatle ve tüm teferruatıyla takip ediliyor; ancak, bu konunun kamuoyumuzda aynı ölçüde bilindiğini söylemek zor. Tabiî, az önce, Sayın Öymen'in bir yaklaşımı oldu "bu genel görüşme, Cumhuriyet Halk Partisini iknaya yönelik mi acaba" diye. Bunu peşinen söylemek isterim; bu görüşme, Cumhuriyet Halk Partisini iknaya yönelik bir görüşme değil. Bu görüşme, tam aksine, iktidarıyla muhalefetiyle, milletimizi bilgilendirmeye yönelik bir toplantıdır, bir buluşmadır ve ne yazık ki, konuşmasının 5 dakikasını, sadece, burada acaba bir popülizm mi yatıyor; buna ayırdılar. Böyle tecrübeli bir politikacının - politikacı diyeceğim, bürokrat geçmişini artık bir tarafa bırakalım- doğrusu bu yaklaşımını yadırgadım. Biz, bu yüce çatının altında, bu konuları rahatlıkla enine boyuna konuşmalı, tartışmalı ve milletimizi de, böyle önemli, ülkemizin uluslararası arenadaki durumunu, tavrını ortaya koyma bakımından bilgilendirmeliyiz.

Bakın, burada öyle önemli bir adım atılıyor ki ve biz, bu önemli adımda da, istiyoruz ki, iktidarıyla muhalefetiyle ortak bir bildiri olarak bunun altına imzalarımızı koyalım ve bunu, sadece milletimize değil, Avrupa'ya da böyle duyuralım; ama, ne yazık ki, tabiî, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu, böyle ortak bir bildiriyle ilgili yapılan teklif üzerine de, maalesef, imzasını koyamadı.

Yanlış bilgilere ve kalıplaşmış önyargılara dayalı söylemlerle, maalesef, sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu nedenle, hükümet olarak arzumuz, Avrupa Birliğinin gerçek anlamını, Türkiye'ye getireceği artıları ve varsa eksileri tam bir şeffaflık içerisinde tartışmaktır. Yüce Meclisimizin bu anlamda öncü rolü oynayacağına ve bugün burada yapacağımız tartışmaların, Avrupa Birliğinin daha iyi tanınmasına ve iyi değerlendirilmesine vesile olacağına inanıyorum.

Türkiye'nin modernleşme ve çağdaşlaşma çabaları, yüzelli yılı aşkın süredir devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar boyu, Avrupa tarihinin parçası olmuş ve bugünkü Avrupa'nın oluşumunda önemli rol oynamıştır. Halkımız da, Atatürk öncülüğünde gerçekleştirilen cumhuriyet devrimlerinden bu yana, kendisini, bir Avrupalı olarak tanımlamaktadır. Bu nedenledir ki, Türkiye, Avrupa'nın hemen hemen bütün ekonomik, siyasî ve savunma örgütlerinde, hatta, kurucu üye olarak yer almıştır. Türkiye'yi Avrupalı yapan, Avrupa'nın temsil ettiği değerleri, katılımcı demokrasiyi, çoğulculuğu, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, laikliği, düşünce ve vicdan özgürlüğünü benimsemesidir.

Değerli arkadaşlarım, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan dünya düzeni, artık, yerini yenisine bırakmaktadır. Bu süreç, kolay ve sorunsuz bir süreç değildir. Balkanlarda tecrübe edildiği üzere, zaman zaman hayli sancılı geçebilmektedir. Avrupa'nın üzerine oturacağı yeni düzeni kuran ise, Avrupa Birliğinden başkası da değildir. Bugün vardığımız noktada, Avrupa Birliğine tam üye olarak, hem Avrupa'nın hem de küresel dengelerin yeniden şekillenmesi sürecine bilfiil katkıda bulunabiliriz. Kendi çıkarlarımızı, büyük Avrupa ailesinin bir üyesi olarak çok daha etkin ve güçlü bir halde savunabiliriz. Bir model ülke olarak, Avrupa değerlerinin daha da yayılmasına, güçlenmesine destek olabiliriz. Ülkemizi, Avrupa Birliği içindeki en yüksek standartlar doğrultusunda bir özgürlükler ülkesi haline getirebiliriz. Sahip olduğumuz tarihî ve kültürel mirasla, medeniyetler çatışması tezlerini çürütüp, medeniyetler uyumunun en sağlam örneğini Avrupa'yla el ele inşa edebiliriz. Bugün, bölgemizin de, dünyanın da, buna her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Biz, bugün, bu hedefe, her zamankinden çok daha fazlasıyla yaklaştık. Ancak, elimize geçen fırsatı iyi kullanmamız, Aralık 2004'e kadarki dönemi çok iyi değerlendirmemiz ve elbirliği halinde çalışmamız gerekli.

Kopenhag Zirvesinde 2004'le ilgili alınan kararı küçümseyenler olabilir, küçümsemeye gayret edenler de olabilir; fakat, dikkat edin, 3 Kasımda yapılan bir seçim var ve 3 Kasım seçiminden sonra bir aylık bile olamayan bir hükümet var ve o hükümetin Sayın Başbakanı, şu anda Başbakan Yardımcım Abdullah Gül Bey içeride, bense Parti Genel Başkanı olarak dışarıda, 11 Aralık Kopenhag Zirvesi için harıl harıl çalıştık; 14 tane ülkeyi dolaştık. Bu, Avrupa Birliği süreciyle ilgili olarak bugüne kadar, Türkiyemizin, hiçbir dönemde yapmadığı bir ataktı ve bu atağın neticesinde, belki, beklenen, arzu edilen netice alınamadı; ama, daha önce, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girip girmemesi konuşulurken, bizim, o zirvede aldığımız netice, artık, Türkiye'nin girip girmemesi değil, Türkiye, nasıl ve hangi tarihte Avrupa Birliğine dahil edilecektir; bu neticeyi alma başarısını gösterdik. Bunu gösteren bir aylık bir hükümetti. (AK Parti sıralarından alkışlar) Süreç orada bitti mi; hayır bitmedi ve bu süreç, şu anda da, yine, hızla devam ediyor.

Bildiğiniz gibi, bu zirvede, şüphesiz ki, Avrupa Birliği Komisyonunun olumlu görüşüne ve raporuna bağlı olarak, ülkemizle üyelik müzakerelerinin tarihi, her ne kadar, Aralık 2004 diye açıklandıysa da, bilesiniz ki, bu, daha öne de çekilebilir. Bu ise, bir performans meselesidir; ama, bu performansı, biz diyoruz ki, iktidarıyla muhalefetiyle, millet olarak hep birlikte ortaya koyalım.

İşte, bugün, dün yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısını başlığa çekenler var. Ne diyorlar; işte, az önce burada Sayın Öymen'in ifade ettiği gibi. Biz, böyle düşünmüyoruz. Biz, tam aksine, Avrupa Birliği konusunu Millî Güvenlik Kurulunda görüşmeyi, bu ülke için bir gariplik olarak telakki etmiyoruz ve alınan tavsiye kararlarıdır; hiçbir zaman, bu Parlamentonun çıkaracağı veya alacağı bir kararın üstündeki bir kararı Millî Güvenlik Kurulu almayacaktır. Zaten, Millî Güvenlik Kurulunun tüm mensupları da, bu bilincin, bu anlayışın içerisindedirler; ama, birileri, hâlâ, burada, ne yapalım da buraya girme sürecini farklı bir noktaya çekelim diye, böyle bir gayretin içerisindeler; boşuna uğraşmayın, boşuna uğraşmayın!.. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Biz, bir defa, şunu bilen, şuna inanan bir anlayışla partimizi kurduk; o da şudur: Türk askeri, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir defa, Türkiye'nin modernleşme sürecinin miladıdır, demokratikleşme sürecinin miladıdır ve bu anlayışla da, her zaman, dünyada, askerine "Mehmetçik" diye bakan bir başka millet yoktur. (AK Parti sıralarından alkışlar) Mehmetçik "Küçük Muhammed" anlamına ifade edilmiş bir yaklaşımdır, bir tanımdır ve dikkat edin, biz, kınayı, bir, evlilik merasiminde yakarız, bir de evladımızı askere gönderirken yakarız; böyle bir Anadolu terbiyesi almış milletiz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Onun için, buralarda, böyle, spekülatif şeylerin içerisine girmenin hiçbir anlamı yok; böyle bir sıkıntı, böyle bir dert de yok ve Avrupa Birliğiyle ilgili görüşme, tabiî ki yapılacak; orada bunun yapılmasını farklı yorumlamanın bir anlamı yok ve bunlar en geniş manada yapılacak ve en geniş manada da, nihaî kararı, şüphesiz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu Yüce Meclis alacaktır.

Kopenhag sonuçları, her ne kadar, bizim beklentilerimize gerçekten o cevabı vermediyse de; ama, artık, farklı bir dönemin, farklı bir sürecin de başlamasına vesile olmuştur. Aralık 2004'e gelindiğinde, şundan hiç endişeniz olmasın, inşallah, bu açılım veya bu süreç, otomatiğe bağlanmış bir süreç olmayacak. Gerçi, Sayın Öymen'in ifadelerine ben de katılıyorum, böyle bir garanti Aralık 2004'te yok; ama, bizim, o ana kadar, gerek uyumla ilgili gerek uygulamayla ilgili adımlarımızı atmamız gerekiyor. Şu anda yapılan hazırlıklar uyumla ilgilidir. Peki, uyum paketlerinin çıkması yeterli mi; yeterli değil. Ne yapmamız lazım; uygulamada da bunu göstermemiz lazım. "Efendim, biz, her şeyi hazırladık..." Yeterli değil; uygulamada da bunu göstereceksin. Hazırladın; uygula!.. İşte, bu andan itibaren, yasama, uyum paketiyle ilgili görevini yerine getirecek, ondan sonra, yürütme de uygulamayla ilgili görevini yerine getirecek, biz de bunun takipçisi olacağız. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Çok yakında Yüce Meclise sunmayı öngördüğümüz altıncı uyum paketi, bir defa, siyasî kriterlere dair mevzuat uyumunu büyük ölçüde tamamlamamızı sağlayacaktır. Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanacak ve eylül ayında büyük ölçüde nihaî şeklini alacak olan 2003 ilerleme raporunda bu yönde olumlu bir değerlendirmenin yer alabilmesi için, mevzuat alanındaki reform tasarılarının Meclisimiz tatile girmeden yasalaşması önem taşımaktadır. Bu konuda, hepimizin özverili bir mesaiyle çalışacağına güveniyor ve inanıyorum. Altıncı paket sonrasında, mevzuat uyumu bağlamında eksik kalabilecek bazı hususlara ve uygulamada yapacağımız iyileştirmelere odaklanmamız gerekecektir. 2004 yılı ilerleme raporuna kadar bu yöndeki çalışmalarımızı gerektiği biçimde yürütürsek, Aralık 2004'te ülkemizle müzakerenin başlatılmasının önünde Kopenhag Siyasî Kriterleri bakımından bir engel kalmayacaktır. Avrupa Birliği Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen, 2005'in başlarında müzakerelere başlanabildiği takdirde, ülkemizin, 2011 veya 2012 gibi tam üye olabileceğini ifade etmiştir. Üyelik perspektifimize ilişkin olarak Almanya, Fransa, İspanya, İsveç, İtalya ve Lüksemburg Dışişleri Bakanları ve son olarak İtalya Başbakanı da son derece olumlu ve iyimser ifadelerde bulunmuşlardır. Lehimize olan bu havayı kaybetmememiz gereklidir. Hükümet olarak, Avrupa Birliği konusunda Yüce Meclisimizin desteğini hep yanımızda bulduk. Bu konuda, muhalefet partimize de özellikle teşekkür ediyorum. Önümüzdeki bu kritik dönemeçte de, yine, sizlerin desteğine ve yapıcı katkılarına güveniyoruz. Elbirliğiyle çalıştığımız takdirde, Komiser Verheugen'in belirttiği 2011-2012'nin son derece gerçekçi bir vade olacağını düşünüyorum. Türkiye'nin, Avrupa Birliği normlarına uyum konusunda bugüne kadar gösterdiği ve birçoklarını şaşırtan yüksek performans, üyelik müzakerelerinin başlamasıyla birlikte, Türkiye'nin katılım gereklerini hızla karşılayabileceğine de kanıt teşkil etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği, ülkemizden beklentilerini 14 Nisan 2003 tarihinde üye ülkelerce kabul edilen gözden geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesinde açıkça ortaya koymuştur. Buna göre, biz de, Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Ulusal Programımızı gözden geçirerek, haziran ayının ortalarına doğru komisyona ileteceğiz. Katılım ortaklığında yer alan öncelikler, diğer adaylardan istenenlerden farklı veya bunların ötesinde unsurlar değildir. Bu itibarla, Avrupa Birliğine uyum çalışmaları, taviz vermek veya teslimiyetçilik olarak yorumlanmamalıdır.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği üyesi ülkeler, 1993 yılındaki, Kopenhag devlet ve hükümet başkanları zirvesinde, Avrupa Birliğine katılmak isteyen ülkelerin karşılamaları gereken kriterleri ortaya koymuşlardır. Bunlar, Türkiye için de, diğer adaylar için de standart kriterlerdir. Katılım sürecinin özü ve anlamı, Avrupa Birliği tarafından ortaya konulan kriterleri karşılamak amacıyla aday ülkelerin attıkları tek taraflı adımlardan ibarettir. Üyelik müzakereleri de, aday ülkelerin belirli AB kurallarından ilanihaye muaf tutulması için değil, bunlara uyumun tamamlanmasına yönelik geçiş şekil ve sürelerinin belirlenmesi için yapılmaktadır. Özetle, aslolan, uyumdur.

Bu noktada, Avrupa Birliğine üyelik sürecimize ilişkin gayretleri, taviz ve teslimiyet olarak nitelemenin yanlış olduğunu tekrarlamak istiyorum. Zira, tam üye olduklarında, Türkiye'nin bugünkü gelişmişlik düzeyinin gerisinde olan bazı Avrupa Birliği ülkelerinin, üyelikten sonra kaydettikleri sıçrama, değerli arkadaşlarım görmezden gelinebilir mi?! Bunda, Avrupa Birliği fonları veya Avrupa Birliğinin siyasî ağırlığı etkili olmamış mıdır?! Tam üyelik, hangi ülkeye siyasî veya ekonomik riskler getirmiştir; bu soruları kendimize sormamız gerekiyor. Hangi ülke için bir geriye gidiş olmuştur; bunu düşünmemiz gerekiyor. Avrupa Birliğinin temsil ettiği hangi değer, Türkiye'nin kabul edemeyeceği unsurlar içermektedir; demokrasi mi, hukukun üstünlüğü mü, vicdan ve teşebbüs özgürlüğü mü, ekonomik refah ve serbestleşme mi, ekonomik bütünleşmenin küresel düzeyde sağladığı rekabet gücü mü?! Biz, Avrupa Birliğine üyeliği, bir amaç olarak değil, Türk Halkını hak ettiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak için bir araç olarak görüyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Türkiye ve Avrupa Birliğini birbirine bağlayan, bizi bir araya getiren ortak siyasî, ekonomik ve stratejik çıkarlardır. Türkiye, Avrupa Birliğine tam üye olduğunda laik, dışa dönük ve girişimci kimliğiyle, nüfusu ve büyüklüğüyle, özel siyasî ve stratejik etkinliğiyle öncü bir rol oynayacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun.

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla)Türkiye, bu suretle, kendi düşünce ve çıkarlarını, Avrupa Birliği karar ve politikalarına yansıtma şansını elde edecektir.

Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortaklık için başvurumuzu yaptığımız 1959'dan bu yana, Türkiye de, bugünkü adıyla Avrupa Birliği de çok değişmiştir. Son genişleme dalgası, Avrupa Birliğinin kurumsal yapısının yeniden düzenlenmesini gerekli kılmıştır. Bu çerçevede 7-11 Aralık 2000 tarihli Avrupa Birliği Zirvesinde benimsenen Nice Anlaşmasıyla, 27 üyeli bir Avrupa Birliğinin, değişen kurumsal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bazı düzenlemelerin olduğunu görmekteyiz.

Ayrıca, ülkemizin de aktif biçimde katkı sağladığı Avrupa Birliğinin geleceğine ilişkin konvansiyon çalışmaları başlamıştır. Konvansiyon sonunda, Avrupa Birliğinin geleceğini belirlemek için, hükümetlerarası konferans toplanacaktır. Ülkemizin, diğer adaylar gibi, bu konferansa gözlemci olarak katılımı için girişimlerimiz sürdürülmektedir.

Değerli arkadaşlarım, içinde bulunduğumuz dönemde stratejik bir değişim yaşamaktayız. 1999 Helsinki Zirvesiyle birlikte, hem Avrupa Birliği ülkelerinin hem de Türkiye'nin önüne yeni bir tarih sayfası açılmıştır. Avrupa Birliğinin sınırları, artık, Balkanlardan, Ege'den değil, ülkemizi de kapsayarak, Türkiye'nin doğusundan geçecektir. Bu çerçevede, gerek ülkemiz gerek Avrupa Birliği için yeni yükümlülükler oluşmuştur. Aynı ortak Avrupa Birliği coğrafyasında yer alan birimler olarak, birbirimizin esenliğini, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmek sorumluluğunu da üstlenmekteyiz.

Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı, ülkemizin stratejik ve siyasal konumunu da güçlendirmiştir. Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin gelişmesi, diğer ülkelerle ilişkilerimizin ihmalini değil, daha da önemsenmesi ve güçlenmesi sonucunu doğuracaktır. Tüm bunların gerçekleşebilmesi için, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine girme arzu ve iradesinin sonuçsuz kalmaması gerekmektedir.

Bazı çevreler, 11 Eylülü, medeniyetler ve dinler savaşının habercisi olarak göstermeye çalışmaktadır. Türkiye, Avrupa Birliğiyle bütünleşmesini tamamladığında, tüm dünya, Doğu ile Batı'nın, Hıristiyanlık ile Müslümanlığın bir arada, ahenk içerisinde var olabileceğini görecektir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Türkiye'nin üyeliği, ayrıca, Türk ve İslam dünyasının, genelde Avrupa'ya bakışını da olumlu yönde etkileyecektir. Dolayısıyla, Türkiye'nin kendi tarihine, kendi coğrafyasına olan katkı ve sorumluluğu, Avrupa Birliğine girmeye giderek yaklaşan bir ülke olarak, şimdi daha da büyümüştür. Üye ülke kamuoylarının bunları gerektiği şekilde algılamalarını sağlayabilirsek, din farklılığı, coğrafî konum, nüfus gibi dile getirilen yapay çekincelerin kendiliğinden ortadan kalkacağına inanıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yapacağımız tartışmalara ışık tutabilmek bakımından, bir an için, Türkiye'nin, Avrupa Birliğinden tamamen koptuğunu düşünelim, üyelik perspektifimizi de tamamen kaldırdığımızı varsayalım; bunun sonuçlarını salim kafayla ve soğukkanlılıkla bir düşünelim. Günümüz uluslararası sistemi kuvvetli bir küreselleşme süreci içerisindedir. Böyle bir sistemde, bölgesel blokların dışında kalmak, her ülke için potansiyel bir tehlikedir. Avrupa Birliği, genişlemesini tamamladığında, Atlantik Okyanusundan Avrupa'nın doğusunda Rusya, Ukrayna sınırına ve Balkanlarda Türkiye sınırına kadar uzanan 600 000 000 nüfuslu, birçok konuda bütünleşmesini tamamlamış, gümrük birliğinden tek pazara, parasal ve ekonomik birliğe ve sonunda siyasî birliğe ulaşmış dünyanın en büyük ticarî ve siyasî bloku olacaktır.

Türkiye'nin bu dev blokun dışında kalması çıkarlarımıza hizmet edecek midir; bu soruyu kendimize soralım. Şu anda birçok alanda Türkiye'nin gerisinde olan birtakım aday ülkelerin, üye olmanın getireceği çeşitli yararlarla, Yunanistan örneğinde olduğu gibi, hızla Türkiye'nin önüne geçmesine seyirci mi kalacağız? Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyadaki diğer komşuları, malum sorunlar nedeniyle, herhangi bir kuvvetli işbirliğine veya entegrasyon süreci içine girme şansına sahip değildir. Esasen, cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana dış politikada çokyönlülüğü korumakla beraber, başlıca tercihimizi Batı'dan yana yapmışızdır. Böylesine istikrarsızlıklarla dolu ve aşırı akımların hayat bulduğu bir bölgede tecrit edilmek, Türkiye'nin siyasî istikrar ve düzenine katkı sağlamayacaktır; oysa, halkımızın refahını sağlamak için istikrara her şeyden önce ihtiyacımız var. Güven dönemi başlamıştır, bundan sonrası, istikrar dönemidir. Avrupa Birliği, Türkiye'ye, diğer pek çok katkının yanı sıra, sürekli bir istikrara da vesile olacaktır.

Değerli arkadaşlarım, stratejik kararları alan kurumların dışında kalmamızın sakıncalarını ayrıntılı biçimde anlatmama gerek olmadığını düşünüyorum. Gelecekte 30'a yakın üye devletten oluşacak Avrupa Birliği, başta Avrupa'nın güvenliği ve savunması olmak üzere, birçok konuda bizi de yakından ilgilendiren kararlar alacaktır. Türkiye ise, dışarıda kaldığı takdirde, bir üçüncü ülke olarak bunları izlemekle yetinme durumunda olacak, bu kararları çıkarlarına göre etkileme veya engelleme olanağı kısıtlı kalabilecektir. Keza, Avrupa Birliği, kendi bünyesinde, ortak dışgüvenlik politikasını geliştirme aşamasındadır. Avrupa Birliği dışında kalmak suretiyle, Türkiye'nin, bölgesinde, güvenlik ve dışpolitika ihtiyaçları açısından yalnızlık içine itilmesi hiçbir zaman tercihimiz olamaz.

Avrupa Birliğine tam üyelik sürecimizde yaşanabilecek bir gerileme, Yunanistan ile olan sorunlarımızı çözme şansını da zayıflatacaktır. Türkiye'nin tam üyeliği gerçekleşirse, Ege, bir ihtilaf konusu değil, Birlik sınırları içinde, Türkiye ve Yunanistan'ı birleştiren bir bölge özelliği kazanacaktır; bu durumda, sorunların aşılması daha kolaydır. Aynı durum, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Avrupa Birliğine üyeliği bağlamında da geçerlidir.

Avrupa Birliği dışında kalırsak, halen Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan ve sayıları 3 000 000'a yaklaşan vatandaşımızın haklarını daha iyi koruma ve konumlarını önemli ölçüde geliştirme imkânımız sınırlı olacaktır; hatta, Avrupa Birliğine yeni katılan ülkelerden gelenler, istihdam piyasalarında da Türk işçilerinin önünde yer alabileceklerdir. Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olduğunda, bu vatandaşlarımız, tüm haklardan o ülke vatandaşı gibi yararlanabilecekken, üye olmadığında, vatandaşlarımızın, üçüncü ülke vatandaşı statüsünde kalacağını hesaplamamız gerekmektedir.

Ekonomik alanda, Avrupa Birliği, dünyanın en büyük ticaret bloğunu oluşturacaktır. Avrupa Birliğinin kendi içpazarını oluşturmak ve korumak için alacağı tüm tedbirler, Avrupa Birliği dışında kalan ülkelerin aleyhine sonuçlanacaktır. Avrupa Birliği dışındaki pazarların da, Avrupa Birliği içinde olunmadan, Avrupa Birliğiyle rekabet ederek zorlanması bir hayli zordur. Bunlar, gümrük birliğiyle, dolayısıyla, Avrupa Birliğiyle çok daha yakın bir ekonomik ve ticarî ilişki düzeni içinde olan ve gümrük birliğini, üyeliğe giden bir aşama olarak telakki eden ülkemizi öncelikli olarak etkileyecektir.

Ekonomimizdeki en önemli sorunlardan biri, maalesef, kronik hale bürünen yabancı yatırım eksikliğidir. Buna karşılık, ülkemize önemli ölçüde sıcakpara girişi olması, ekonomik istikrarı tehdit etmektedir. Avrupa Birliğine tam üyelik süreci, yapacağımız yapısal düzenlemelerle birleştiğinde, yabancı yatırımcıların Türkiye'ye olan ilgisini ve güvenini de artıracaktır; bu da, ekonomimizi çok daha sağlam temeller üzerine oturtacaktır.

Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz hakkında olumsuz yargılara sahip olanların eleştirdiği bir husus da gümrük birliğidir. Ekonomimizin, uzun yılların birikimi olan sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu hiçbir zaman yadsımıyorum; ancak, bu sıkıntıların kökenleri çok değişik biçimlerde yorumlanmakta ve bazıları, bunda, en büyük payın gümrük birliğine ait olduğuna inanmaktadır; bana göre, bu da yanıltıcıdır. Bu bağlamda, genelde bilinmeyen ve gümrük birliği karşıtları tarafından unutulan bir gerçeğe dikkat çekmek isterim. 1970 yılında imzalanan Katma Protokolün hükümleri uyarınca, 1971 yılından gümrük birliğine kadar geçen sürede, Türkiye, Topluluğa, sıfır gümrükle mal ihraç etme ayrıcalığından yararlanırken, Avrupa Birliği, bu ayrıcalıktan, ancak gümrük birliğinin kurulmasıyla yararlanmaya başlamıştır. 1996 yılında gümrük birliği tamamlanmamış olsaydı, Türk ihracatçılar, Avrupa pazarındaki bu ayrıcalıklarını kaybedeceklerdi. Bir an için, ülkemizin, gümrük birliğini askıya aldığını varsayalım. Bu durumda, sanayicilerimiz, mallarını, Avrupa Birliğine sıfır gümrükle ihraç etmek yerine, Avrupa Birliğinin üçüncü ülkelere uyguladığı tarifelere tabi olarak ihraç edebileceklerdir. 1998 yılında yapılan bir çalışma, o dönemdeki gümrük hadleri itibariyle, ihracatımızın, yıllık 500 000 000 euro tutarında gümrük vergisiyle karşılaşacağını göstermiştir. Gümrük birliğinin işleyişinde, bir kısmı, başlangıcından beri gündemde olan çeşitli sorunların mevcut olduğu da bir gerçektir; bunların bazıları ülkemizden, bazıları ise Avrupa Birliğinden kaynaklanmaktadır. Nihayetinde, gümrük birliğinin eksikliklerini gerçek anlamda giderecek tek imkân da, yine, Türkiye'nin tam üyeliğinden geçmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği hakkındaki karar yıllar önce verilmiştir. 1963 Ankara Anlaşması, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin hukukî temellerinden ilkini oluşturmaktadır. 1987 yılında yaptığımız üyelik başvurusunu inceleyen Avrupa Birliği, Türkiye'nin aday olma önkoşullarını haiz olduğunu teyit etmiştir. Nihayet, 1999 Helsinki Zirvesinde, ülkemizin diğer aday ülkelerle eşit şartlarla Birliğe üye olabileceğine dair karar, 15 üye ülke devlet ve hükümet başkanları tarafından, siyasî açıdan bir kez daha onaylanmıştır. Yani, ülkemizin üyeliğe ehil oluşu üç kez masaya yatırılmış ve her üçünde de onaylanmıştır. Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyeliğine bu şekilde yaklaşırken, bizim, Avrupa Birliğinin niyetleri konusunda, gayri resmî platformlarda yapılmış beyanlardan ziyade, resmî belge ve kararlara itibar etmemiz daha yapıcı olmaz mı?! 1960'lı yıllarda Avrupa Birliğine misafir işçi olarak gelen Türkler, bugün, Avrupa'da, 82 000 girişimciyle, 100'ün üzerinde farklı branşta mal ve hizmet üretebiliyor ve 411 000 kişiye istihdam sağlayabiliyorsa, bizim kendi potansiyelimizden kuşku duymamızın temeli nedir acaba?!

Avrupa Birliğine görünür gelecekte üye olacak 30'a yakın ülke, bir yandan ulusal kimliklerini koruyup, diğer yandan da, aralarındaki çatışma ve bölünmeleri hoşgörü, birleşme ve dayanışma kültürüyle aşabiliyorken, bizim, kendi kendimizi bu büyük projenin dışına itmemiz düşünülmemelidir. Hükümet ve Meclis olarak, Türk Halkının isteklerine kulak vermek ve bunları gücümüz ölçüsünde yerine getirmeye çalışmak aslî görevimiz olmalıdır.

Türk Halkı, tercihini, çağdaş uygarlık ve bu bağlamda, Avrupa Birliğine üyelikten yana kullanmaktadır. Avrupa Birliğine tam üyelik fırsatı da ilk kez bu kadar yakınımıza gelmiştir. Bu alanda üzerimize düşeni yerine getirmek, halkımıza ve Türkiyemize olan borcumuzdur. Tarih önündeki sorumluluğumuz da bunu icap ettirmektedir. Yüce Meclisimizin gereken sorumluluk içinde hareket edeceğine olan inancım sonsuzdur.

Yine, Kıbrıs'taki üyelik süreciyle ilgili, Kuzey Kıbrıs'a karşı takınılan tavır konusundaki Sayın Öymen'in yaklaşımında "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti gereken tavrı koymamıştır" değerlendirmesi gerçekten bizi üzer; yani, nasıl bir tavır koyduğumuzu, artık, tüm dünya biliyor.

Bakın, bugün Kanada Dışişleri Bakanıyla birlikteydim. Takındığımız tavrı bırakın, Kuzey Kıbrıs'ın nasıl ön aldığını ve Türkiye'nin nasıl bir ön aldığını onlar bile görüyor ve onlar da, bu noktadaki yaklaşımlarını, çok daha farklı bir şekilde gözden geçirdiklerini ifade ediyorlar. Düşünün, kırk yıldır alınamayan bir kararı, 59 uncu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti almıştır. Ne yapmıştır; kapılarını Güney Kıbrıs Rum Halkına açmıştır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bugüne kadar bu yapılamadı. Bu bir adım değil mi? Aynı şekilde Kuzey Kıbrıs'ta kapıların açılması olayı; bunlar adım değil mi? Bu adımlar atılırken, artık, bizim, herhalde bakar kör olmamamız lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bunlar önemli şeyler ve bununla da kalmıyoruz.

Bakınız, getirdiğimiz yasa tasarıları, acaba Avrupa Birliği üyesi ülkelerde var mı? Bakın, buradaki bir yasanın nasıl çıkacağı konusunda, oluşmuş, oturmuş teamüller var; bunların dışına, zaten, bizim çıkmamız mümkün değil. Biz de, olanları, zaten, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde neler varsa, bunları, şüphesiz ki, huzurunuza getireceğiz. Kaldı ki, iktidar ve muhalefet birlikte bunları müzakere ederek, tartışarak, ilgili kurum ve kuruluşlarla, çeşitli sivil toplum örgütleriyle müzakere ederek, olgunlaştırıp ondan sonra komisyonlara, ondan sonra da Genel Kurula getirilen yasa tasarılarıdır. Biz de, kesinlikle, bu noktada, Avrupa Birliğinde, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde olmayan bu tür uygulamaları, sizlerin önüne hiçbir zaman getirmeyi düşünmedik, düşünmüyoruz. Kaldı ki, bu son paketle ilgili çalışmalar da önümüze gelecek ve ondan sonra da, tabiî ki, sizlerle müzakere edip ve Genel Kurula bunu getireceğiz.

Bir diğer konu da, gerek Katılım Ortaklığı Belgesinde gerek gözden geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesinde, ayrıca, 2001 ve 2000 İlerleme Raporlarında, aslında, bunlara yönelik bütün hususlar yer alıyor; Avrupa Konseyi kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları da burada nazara alınıyor. Paket, genel hatlarıyla bu unsurlardan yararlanılarak hazırlanıyor ve haftalardır bu konular üzerinde Adalet Bakanlığımız, İçişleri Bakanlığımız, ilgili tüm kurum ve kuruluşlar ve sivil toplum örgütleriyle bu görüşmeler yapılarak, bu hazırlıklar yapılıyor; önemli olan, bunun en ideal şekilde hazırlanıp Genel Kurulumuza, tabiî ki, getirilmesidir.

Bu bağlamda, Avrupa Birliğiyle ilgili düzenlemeler konusunda yapıcı katkılarını bugüne kadar esirgemedikleri için, esirgemeyecekleri için -Sayın Genel Başkan, gerçi, şu anda burada değil- kendilerine, şahsında, tüm Gruba teşekkür ediyorum. Anamuhalefet Partimizin bu anlamlı destek ve katkısını, Ulusal Programımızın hazırlık sürecine ve nihaî metne yansıtmak için gereken özeni göstereceğine de inanıyorum ve Atatürk'ün gösterdiği yolda, çağdaş Batı medeniyetini yakalamış, laik, demokratik ve müreffeh bir Türkiye'yi hep birlikte kuracağız. Avrupa Birliği ise, bizi bu ideale taşıyacak en etkili ve önemli bir araçtır diyor; sizleri, bu duygular içerisinde, şahsım ve Grubum adına selamlıyorum. (AK Parti sıralarından ayakta alkışlar; CHP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

37 konuşma daha · 29 Mayıs 2003

37 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook